İşte camilerde anlatılacak mükemmel bir Atatürk Hutbesi...

Atatürk'ün ne yediği ne içtiği bizi ilgilendirmiyor. Lakin yaşam tarzı olarak Atatürk'ün İslam'a mugayir bir duruşu vardı. Devlet adamlığına devlet adamıdır, Atatürk. Fakat her devlet adamına dua edilmesi gerektiğine dair bir anlayış İslam'da ve Müslümanın hayatında söz konusu değildir. Hatta gayri İslami yaşam tarzına sahip olanlara dua edilmesi, ebeveyn ve yakınlar üzerinden örneklendirilmekle Kur'an'da yasaklanmıştır.

İşte camilerde anlatılacak mükemmel bir Atatürk Hutbesi...

Atatürk'ün ne yediği ne içtiği bizi ilgilendirmiyor. Lakin yaşam tarzı olarak Atatürk'ün İslam'a mugayir bir duruşu vardı. Devlet adamlığına devlet adamıdır, Atatürk. Fakat her devlet adamına dua edilmesi gerektiğine dair bir anlayış İslam'da ve Müslümanın hayatında söz konusu değildir. Hatta gayri İslami yaşam tarzına sahip olanlara dua edilmesi, ebeveyn ve yakınlar üzerinden örneklendirilmekle Kur'an'da yasaklanmıştır.

05 Kasım 2019 Salı 11:36
İşte camilerde anlatılacak mükemmel bir Atatürk Hutbesi...
banner310

DİNİHABER.COM / ANALİZ

Can Dündar "Mustafa" filmi yapıp Atatürk'ü iç masasında karar alan sarhoş olarak lanse edince sorun olmuyor. Yılmaz Özdil, Atatürk'ü rakı içen, bar ve pavyonun alasına giden, kumar oynayan olarak yazdığında da sıkıntı olmuyor. 

Ama Rahmetli Hasan Karakaya Cumhuriyet Gazetesinde Atatürk'ün rakı içip kumar oynadığına dair yayımlanan bir yazıdan alıntı yaptığında hakkında hakaretten soruşturma açılıyordu.

İşte Müslümanın yazması durumunda hakkında soruşturma açılabilecek olan ama Yılmaz Özdil yazdığında üstüne bir de para alan o yazıyı okurlarımızın dikkatine sunuyoruz. Bu yazıyı, Atatürk'ü Allah'ın veli kulu yapan Haydar Baş özellikle okumalı... Yine bu yazıyı tüm din görevlileri cebinde taşımalı ki "Atatürk'e dua et hoca! Diyanet hutbede Atatürk'e neden dua etmiyor" diyenlere gösterebilsinler. Hatta hutbelerde bu yazı okunmalı ki cemaat Atatürk hakkında daha ayrıntılı malumat sahibi olsun..

İşte Yılmaz Özdil'in o yazısı:

Yaşasın Cumhuriyet

Hayatı ertelemezdi.

Dolu dolu yaşardı.

Gece hayatını severdi. 

Saklısı gizlisi yoktu.

“Kötü ruhlu kişiler dedikodumu yapmaya kalkıp, Mustafa Kemal dün akşam içki içmiş, dans etmiş derlerse, evet içti, evet dans etti cevabını verin. Her şeyi, günahı da sevabı da açık yapmak gerekir. Ne yapacaksak daima milletin gözünün önünde yapacağız” diyordu. 

Harbiye öğrencisiyken, arkadaşlarıyla sık sık Çemberlitaş'a giderlerdi, Tavuk Pazarı'nda Yorgo'nun meyhanesine uğrarlardı. Devamlı müşteri oldukları için açık hesapları vardı, ay başında maaşı alınca kapatırlardı. 

Cumhurbaşkanı olduktan sonra insanlardan uzaklaşmadı. Tokatlıyan'a Pera Palas'a Garden Bar'a Rose Noir'a giderdi. Yaz aylarında Büyükada Anadolu Kulübü favorisiydi.

Kış aylarında Park Otel'in akşam yemeklerini çok severdi.  Dolmabahçe'den çok sıkılırdı. Saraydan kaçıp, tek başına bir eğlence mekanına gidebilmesi “harekat planı” gerektiriyordu. Çünkü parası yoktu! Maaşı yaverlerindeydi, ödemeleri daima onlar yapıyordu.

Gene böyle çok sıkıldığı bir gün, başyaver Rusuhi'yi aradı, bulamadı. Genel sekreteri Hasan Rıza, Avrupa'daydı. Yaver Celal Üner'i buldu. “Bana para lazım” diyemedi… “Şu masanın üstüne biraz bozuk para bırakın, hizmet eden çocukları sevindirmek istiyorum” dedi! Güya hizmetliler için cep harçlığı istemişti. Yaver Celal tecrübesizdi, durumu kavrayamadı, hakikaten bir avuç dolusu bozuk parayla geri geldi! Masanın üstüne 1 liralık, 2.5 liralık bozuk paralar bıraktı. Mustafa Kemal havanın kararmasını bekledi. Bozuk paraları cebine doldurdu, sırtına bir ceket aldı, yürüyüş yapıyormuş gibi dış kapıdan çıktı, ilk gördüğü taksiyi çevirmesiyle kaybolması bir oldu. “Sür” dedi…

Tepebaşı'na, Mazarik'e gitti. Restoran-bar'dı, Harbiye öğrenciliğinden beri giderdi.  Ankara'da Karpiç lokantası'nın müdavimiydi. Bolşevik ihtilalinden kaçan, “Karpiç baba” lakabıyla tanınan, Gürcü kökenli Juri Karpovich tarafından işletiliyordu. Aslında lokantanın ismi Şehir Lokantası'ydı ama, herkes Karpiç lokantası diyordu. Kravatsız müşteri kabul edilmezdi. Müzikliydi, pisti vardı, dans edilirdi. Masaları daima bembeyaz örtülüydü. Rus ve Fransız mutfağı servis edilirdi. Hatırlı müşterilere havyar ikram edilirdi. Garsonlar smokinliydi, sosyal yaşamın merkeziydi. 

Türk insanı Cumhuriyet'le birlikte eğlenme özgürlüğüne de kavuşmuştu.  Yurttaşların geceleri ailece dışarı çıkmalarından, ailece eğlenmelerinden çok memnun olurdu, teşvik ederdi. Restoranda, akşam yemeğinde çocuklu aile görürse, çocuğu mutlaka yanına çağırır, hatıra olarak saatini veya kalemini hediye verirdi.  Para ödemeden asla çıkmazdı. Hiçbir mekanda tek kuruş hesap bırakmazdı. Kimsenin kendisinden para istemeyeceğini bildiği için, kalkmadan önce mutlaka kontrol ederdi, gazinocunun parasını ödediniz mi?

Ödendi cevabını almadan, emin olmadan kalkmazdı. 

Çay aramazdı. Kahve tiryakisiydi. Günde 30 civarında Türk kahvesi tüketirdi. Çalışırken peşpeşe isterdi. Köpüklü severdi. Sade içerdi.

Savaş yıllarında şeker çok kıymetliydi, karaborsada bile bulmak çok zordu. Ömrü savaşlarda geçen jenerasyonun tamamı gibi, Mustafa Kemal de mecburen şekersiz içmeye alışmıştı. Yurtiçi seyahatlerine eşlik eden kütüphanecisi Nuri ve garsonu İbrahim, ne olur olmaz belki gittiğimiz yerde bulunmaz diye düşünerek, yanlarında mutlaka çiğ kahve, çekilmiş toz kahve, cezve taşırlardı. 

Rakı içerdi. Zihnini dinlendirme ilacıydı.

Adabıyla, ölçülü tüketirdi. Sarhoş olduğu asla görülmedi. Konuşmasının bozulduğu asla görülmedi.

Gündüz içmezdi. (Sanki elinden kadehi düşürmüyormuş gibi anlatırlar ama, Mustafa Kemal'in elinde rakı kadehiyle çekilmiş fotoğrafı bile yoktur.)

Savaşlar sırasında ağzına sürmezdi. “Leylekboynu” tabir edilen kadehle içerdi. Çay bardağından biraz büyüktü, bugünkü rakı kadehlerinin yarısı ebatındaydı. Dimitrakopulo ve Bilecik markalarını severdi.

Buz koymazdı. Buz gibi su isterdi. Meze aramazdı. Sarı leblebi olmazsa olmazıydı. Yemekle beraber içmezdi. Önce rakı faslını geçer, üstüne yemeğini yerdi.

Sofrada altı yedi saat otururdu, bunun en fazla bir saati rakı'lı olurdu. Nadiren viski içerdi. Tatlı içkileri, kokteylleri pek sevmezdi. Şarap ve şampanyayı resmi ağırlamalarda tercih ederdi.

Sadece yabancı misafirlere ikram edildiğinde masaya gelirdi. Sıcak yaz akşamlarında bazen soğuk bira canı çekerdi. 

Çankaya Köşkü'nün bodrum katında kav vardı. Terekesindeki döküme göre, Mustafa Kemal vefat ettiğinde şunlar kalmıştı…

38 şişe erik rakısı (ev yapımı) 50 şişe Macar şarabı, kırmızı 25 şişe Ren şarabı, beyaz Üç şişe Chateau Margaux, kırmızı İki şişe Medoc, kırmızı İki şişe Grand Pommard, kırmızı Chateau Guiraud, kırmızı Chambertin Grand, kırmızı İki şişe Gonzallez Byass, kırmızı Chablis Premier, kırmızı Royal Claret, kırmızı 17 şişe Saint Reims (şampanya) Continental (şampanya) Anisado Refinado (acıbadem likörü) Nuyens (vişne likörü) Black and White (viski) Insuperable (brandy) Nuyens (cin) İki şişe Fine Champagne (konyak) İki şişe Lebron (konyak) İki şişe Martinique (rom) Üç şişe Cinzano (vermut) 

“Arkadaşlar, bu rakıyı vaktiyle padişahlar da içerdi, yalnız aramızdaki fark, onlar saraylarının dört duvarı arasında gizlenip müraice (ikiyüzlü) içerlerdi, ben ise aziz milletimin huzurunda yapıyorum, şerefimle içiyorum” diyordu. 

Poker ustasıydı. Özellikle parasına oynardı, çalışma arkadaşlarının hırs'larını tamah'larını zafiyet'leri poker masasında test ederdi.

Kazanırsa, kazandığı paraları iade ederdi, kaybederse öderdi. İskambil oyunlarının tamamına hakimdi. Briç oynardı. Bezik oynardı. Kanasta oynardı. Tavla'ya Manastır'dayken başlamıştı.

Harp okulu öğrencisiyken, Babıali'de Stefan'ın kıraathanesine, Meserret Kıraathanesi'ne, Sirkeci'de Yani'nin kıraathanesine takılırlardı. Bilardocuydu. Beyoğlu'ndaki Lüksemburg kıraathanesinde öğrenmişti.

O zamanlar kahvehane oyunu değildi, aksine zengin sporuydu, eğitimli ailelerin evlerinde bilardo masası bulunurdu, ayrıcalık göstergesiydi. Altı tane masası bulunan Lüksemburg'ta Fransızca konuşulurdu.

Çankaya Köşkü'nde bilardo masası vardı, Paris'ten getirilmişti. Akşam yemeğinden önce misafirleriyle oynardı. Tek başına bilardo oynuyorsa, düşünüyor demekti. Arada ıstakayı bırakır, notlar alırdı. 

Müzikseverdi. Müzik kültürünün sadece fizyolojik ve psikolojik yönüyle değil, sosyolojik yönüyle de ilgileniyordu. Dinlemeyi de severdi. Söylemeyi de severdi. Müzik eğitimi almamıştı ama, nota bilirdi, makam bilirdi. “Hayat musikidir” diyordu. “Musikiyle alakası olmayan mahlukat, insan değildir” diyordu.

Rumeli türkülerinin yeri ayrıydı. Vardar Ovası'nı dinlemekten bıkmazdı. Alişimin Kaşları Kare, Ayağına Giymiş Sedef Nalini, Bülbülüm Altın Kafeste… Tekrar tekrar söyletirdi. Fuzuli'nin Nedim'in güftelerini çok beğenirdi. Nihavend, Rast ve Segah makamlarını tercih ederdi.

Bağırarak okuyanlardan hoşlanmazdı. Bektaşi nefeslerini çok etkileyici bulurdu. Gazel okuturdu. Fasıl severdi. Yakın arkadaşları, sevdiği misafirleri geldiğinde incesaz heyetini çağırırdı.

İstek şarkılar listesini bizzat yazarak verirdi. Safiye Ayla için “dünya çapında” diyordu. Onun sesinden “Yanık Ömer”i dinlemeye doyamazdı.

Müzik kitaplarını incelerdi. Fransız müzik teorisyeni Albert Lavignac'ın “müzik ve müzisyenler” eserini orijinalinden okumuştu, satırların yanına notlar almıştı.

Barok müziğe meraklıydı. Enstrümanların tarihsel gelişimini araştırıyordu.  Rahmetli olduğunda sayım yapıldı…

Çankaya Köşkü'de 464 adet plak vardı. Beethoven'ın eserlerini seslendiren Viyana Filarmoni Orkestrası'nın, Philadelphia Filarmoni Orkestrası'nın albümlerini satın almıştı.

Caz dinliyordu. Müzik arşivinde, Paul Whiteman'dan Last Night, Jan Garber'den Sweet Georgia Brown, Jack Hylton'dan Nothing Else To Do, Harry Roy'dan Cheek to Cheek parçaları vardı.

Rebetiko dinliyordu. Roza Eskenazi'den Murmuraki'yi çok severdi. Tango, vals, foxtrot plakları vardı.

En geniş liste, elbette Türk müziğine aitti. Hafız Kemal beyin gazelini, hafız Osman efendinin klarnet taksimini, udi Nevres beyin, tamburi Cemil beyin, kanuni Hüseyin Sadettin beyin taksimlerini dinlemeye doyamazdı. Deniz kızı Eftalya'nın 20'ye yakın plağı vardı. Münir Nurettin'den Etme Beyhude Figan, Yüzün Şen… Hikmet Rıza hanımdan Kirpiklerinin Her Teli, Son Hatıra… Belkıs hanımdan Aşkıma Uzaktan Bakan, Öpüşürken… Afitap'tan Benim Tatlı Esmerim, Bahçenizde Bir Gül Olsam… Nezahat hanımdan Seni Sevdim şarkıları vardı.

Çankaya'da Dolmabahçe'de Yalova'da Savarona'da treninde, gramofonsuz mekanı yoktu. 

Şahane dans ederdi. Çocukluğundan beri meraklıydı. Tee rüştiye talebesiyken, mahalle arkadaşı Fuat Bulca'yla birlikte Halil efendi'nin salonuna giderlerdi,

Selanik'in ilk dans okuluydu. Vals ve polka öğreniyorlardı.  1935… Sovyetlerin en ünlü opera ve bale sanatçıları, efsane besteci Dmitri Şostakoviç liderliğinde Türkiye'ye geldi. Beş hafta kaldılar, İstanbul, Ankara ve İzmir'de 23 konser verdiler.

Turnenin sonunda konuk sanatçılar onuruna Ankara'da balo tertiplendi.

Mustafa Kemal, Bolşoy'un sopranosu Maria Maksakova'yı dansa kaldırdı, vals yaptı. Saat 22'de başlayan balo, sabah 7'ye kadar sürdü!

Türkiye hatıralarını kaleme alan Sovyet sanatçılar şu ortak yorumda buluşmuştu: “Mustafa Kemal çok etkileyici dans ediyor.”  Muhteşem zeybek oynardı. “Milli dans” olmasını arzu ediyordu. Köy düğünlerine denk geldiğinde, sırtından ceketini fırlatır atar, içten, doğal neşesiyle halaya katılırdı. 

Gönlünden geçtiği gibi yaşardı.

O ne der, bu ne der, mahalle baskısı, umursamazdı.

İnsanların da tıpkı böyle, özgürce yaşamalarını isterdi. 

Tiyatronun hamisiydi, çok severdi, çok sık giderdi. Sinema da öyle…

Çankaya'da veya Dolmabahçe'de izleme imkanı varken, topluma örnek olmak için, ilgiyi arttırmak için bizzat sinemaya giderdi. Hatta herkes görsün diye yürüyerek giderdi. 

1923… İzmir İkiçeşmelik'te Ankara Sineması vardı. Türkiye'nin ilk sinemacısı Cemil Filmer işletiyordu. Mustafa Kemal, Latife'yle birlikte geldi.

Locaya oturdular. Salona baktı, hınca hınç doluydu ama, herkes erkekti. Cevabını gayet iyi bildiği halde “neden hiç kadın yok?” diye sordu. “Paşam kadınlara yalnız salı günleri sinema gösteriyoruz” dediler.

Yaverine döndü, “salonun yarısını boşaltın, bizi karşılamak için dışarda biriken kadınları davet edin” dedi. Kadınlar alkışlayarak ve ağlayarak salonu doldurdu.

Koridorlar bile tıklım tıklım kadın oldu. Hep birlikte “Şarlo İdama Mahkum” filmini seyrettiler.

Milattı… Kadın-erkek birarada, tarihimizde ilk kez işte böyle film izledi. 

Bu muhteşem hadisenin keyfini uzatmak istiyordu. “Hayatımda hiç bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum, şunu bir daha seyretsek olmaz mı?” dedi.

Kahkahalarla tekrar seyrettiler.  Eğlencenin çalışmak kadar önemli olduğunu, ikisini birlikte götürmeyi başaranların “medeni insan” olduğunu söylüyordu. 

“Çalışmasını da biliyoruz, yaşamasını da biliyoruz, medeni insanın yolundayız, atalarımızın sözü var, nimet için zahmet gerek, zahmetler nimet içindir, çalışalım yaşayalım” diyordu. 

CUMHURİYET işte budur.  Kurtuluş savaşı, halkın egemenliği, devrimler, elbette hepsi çok çok önemlidir ama…

Cumhuriyet aslında, hayatın ta kendisidir.  Yaşasın Cumhuriyet diyebilmek için, öncelikle yaşam sevinci gerekir.  Memlekete dair endişeleri olan, geleceğe dair karamsarlığa kapılan gençlerimiz asla unutmamalıdır ki… Türkiye'nin kurtuluş reçetesi, daima, Mustafa Kemal'in yaşam felsefesidir.

Son Güncelleme: 05.11.2019 12:18
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Safa 2019-11-05 17:52:56

anlaşılan günahları aleni işlemekten çekinmemiş. niye çekinsinki nasıl olsa seçim yok var olanda zaten tek parti. yeniden seçilmeme durumu yok. çok partili demokratik seçim yok. millete hesap verme olmayınca gerisi malum. 1950 ye kadar süreç böyle yürümüş. bu adamda m.kemali seviyor mu yoksa atatürkçülükten mi geçiniyor . lanlamak zor iş.akin biz atatürkü böyle öğrenmedik. camide hutbe okuyan. meclis açılışında hatim ve buhari okutan, cuma gününü mubarek sayan. i̇stiklal harbini nene hatunlarla yapan ve il ve ilçe müftülerinin desteğini alan bir kahramandı. hangisi doğru ???

Avatar
antikabir. 2019-11-05 15:04:43

gozlerim yasardi sanki semaili serif okudum.

Avatar
Yeloğlu 2019-11-05 22:09:44

bu yavşak sanki beraber yemiş içmiş gibi ballandıra ballandıra anlatıyor ve i̇şte cumhuriyet diyor da bu cumhuriyette cumhur nerede be şerefsiz .bir avuç beyaz türk(!) cumhurun sırtından alem yapıyor ,semiriyor ve sen buna cumhuriyet diyorsun.az şerefsiz değilsiniz !

Avatar
antikemalist 2019-11-06 12:06:55

seçilme derdi olmadığından münafıkça davranmamış
şimdikilerin koltuk derdi olduğundan meydanlarda din iman kitap , icraatta ab kriterleri, amerika kankalığı
hangisi daha adice, tabikide ikiside şerefsizce...

Avatar
Ata 2019-11-10 15:26:20

ATATÜRK GIBİ BÜYÜK LİDER BU ÜLKEYE GELMEDİ HEP ATATÜRKCÜ OLDUNU İDDA EDEN PARTİLER KOLTUKLARINI TARİKAT VE CEMAATLERE SATTILAR ATATÜRK ÜSTÜN BİR LİDER YAŞASIN CUMHURİYET LAİKLİK

Misafir Avatar
Enver 2019-11-11 09:09:42 @Ata

bu kadar şer,dinen men edilen işleri yapmak,batıl her işin içinde olmak,böyle biri ancak kimlere meze olduğunu da bu kadar açık ne t yazabilseler de toplum öğrense.?tek zoru ümmet değerlerine karşı acımasız,gaddar,zalim,zulümde sınırı olmayan birinin hesabı bu dünyada olmasa da elbet ahiretde görülecek değil mi.? tabi ki imanı da varsa.?

Beğenmedim! (0)
Avatar
Enver 2019-11-11 09:12:56

dünyanın hiç bir yerinde ülkesine,vatanına,toplumuna,manevi değerlere zıt ters,kötü yaşamı olan biri gelmemiştir herhalde.? özellikle de maneviyatına düşman,zalim,zulüm eden de yoktur herhalde.?elbetdeki herkesin ebedi hayat da hesabı olacak bu dünya da olmasa da .?

Avatar
Enver 2019-11-11 09:17:10

selanik de dans okuluna giden biri çobanlık nasıl yapmış,nerede batıl işler varsa onların hepsinin içinde olan biri ki böyle birini osmanlı nasıl asker olarak yetişdirmiş bu da manidar değil mi.?

Avatar
Enver 2019-11-11 09:26:01

ülkenin de , neslin de batışını bu reçeteler sebep olduğunu bilmeyenlerin de vay haline.?toplumda tüm batılın yerleştirilmesine sebep olanlar,neden olanların da vebali üzerine değil mi.? bu yazıyı kaleme alan da sanki tüm olayları bire bir yanın da yaşamış,görmüş yanında olmuş gibi anlatma hastalığı da var ya.?