Ticanî Tarikatı
      
Bu yazımda bir tarikattan söz etmek istiyorum; Ticanilik. Miladi 1785 yıllarında Afrika'nın kuzey batısında ortaya çıkan bir tarikattır Ticanilik. Daha çok Fas, Hicaz, Mısır, Trablusgarp ve Senegal gibi kuzey ve batı Afrika ülkelerinde yaygındır. Senegal’de ayrıca “Müridizm” tarikatı da vardır.  Tuba şehri, Müridizm’in manevi başkenti gibidir adeta.
   
Ticaniliğin ilkeleri, Cezayir asıllı (D:1737) Ebu'l-Abbas Ahmed b. Muhammed el-Ticanî tarafından belirlenmiştir. Tarikat liderinin soyu, kendi sitelerinde ta Hz. Ali ve Hz.Fatıma’ya ve oradan da Hz. Peygamber (s.a.s)’e dayandırılır.
 
Doğum yeri de bir paragrafta şöyle ifade ediliyor: “Seyyidül Evliya Tacını giymek şerefiyle mümtaz olan Seyyidimiz Ahmedi Hâtimi (Rad. Anh), Hicreti Nebeviyenin 1150 senesinde Fas'ın AYNİ MAZİ karyesinde (köyünde) dünyaya geldiler.”
   
Tarikatlarda üveysilik yoluyla öğrenme vardır. Bu, rüyada iken bilgilenmek, öğrenim görmektir bir nevi. Ama Ticaniliğin kurucusu, bu tarikatın ilkelerini rüyada değil; bizzat Hz. Peygamberden şifahi olarak aldığını iddia etmiştir. Tarikatın mensupları, bunu da şu cümlelerle ifade ederler: “1200 senesinde Resûlullah (Sallallahü aleyhi ve sellem) Seyyidimize, Kutbiyyetini (kutup olduğunu) tebşir buyurdular (müjdelediler). Ve tam 30 sene Kutbiyyette kalıp, 1230 senesi Şevvalinin 17 nci Perşembe günü Sabah Namazını edadan sonra Bağdesselâm (selam verdikten sonra) su istediler. Ve bir yudumdan sonra Rahmeti Rahmana (Allah’ın rahmetine) kavuştular.”
      
Müritler ve Zikirleri
Ticaniliğe, büyük- küçük, kadın- erkek, muti ve günahkâr herkes kabul edilir. Müritler, "Ahpab" diye isimlendirilir ve tarikata girdikten sonra, bir daha çıkışları söz konusu olamaz.

Sabah namazından kuşluk vaktine; ikindi namazından yatsı namazına kadar olan vakitlerde icra edilen virdleri vardır. Virdlerin kazası da mümkündür. Zikir yapılırken Hz. Peygamber(s.a.s)’e yönelir müritler. Rabıta yaparak, sanki Peygamberimizin huzurunda oturuyormuş gibi oturulur.

Tarikatın en belirgin ve dikkat çeken ilkelerinden biri de, amirlere ve hükümete itaat etmektir. Bu bakımdan Fransızlar Cezayir'i işgal ettiklerinde tarikat mensupları, Fransızlarla çok iyi geçinmişlerdir. Gık bile dememişler; asla kıyama kalkışmamışlardır işgalcilere karşı.
 
Türkiye’de Ve Mısır’da Ticaniler

Mısırdaki Müslüman kardeşler, ilkesel olarak, bulundukları her ülkede siyasetle bizzat ilgilenme taraftarıdırlar. Liderleri Hasan el Benna, siyaseti, mücadelenin merkezine oturtur.  Ticaniler ise, mümkün mertebe fiili siyasetten uzak durmak, ama siyasetçileri irşad etmek, siyasete yön vermek düşünce ve eğilimindedirler. Neuzü billah minessiyaseh; “siyasetten Allah’a sığınırız” derler. Ticani liderler, Müslüman kardeşlerin liderlerine bu konuda, yani yönetimlerle iyi geçinme konusunda telkinlerde bulunmuşlarsa da, Müslüman Kardeşler, onların bu anlayışını, cenaze levazımatçılığı olarak nitelemişler ve: “Biz, cenaze levazımatçılığına dönsek bile rejim bizim peşimizi bırakmaz,” demişlerdir.
  
Ülkemizde Ticanilik

Ticanilik, Türkiye'de tek partili dönemden çok partili döneme geçişte dikkati çekmiş ve Kemal Pilavoğlu adıyla birlikte anılmıştır.
 
Pilavoğlu, 1906, Ankara doğumludur.İlk, orta ve lise tahsilinden sonra Hukuk Fakültesi’ne kayıt oldu. Başarılı bir öğrenciydi, ama son sınıfta iken okuldan ayrıldı.
 
Pilavoğlu, bir gece, rüyasında Ahmed et-Ticani`ye intisap ettiğini görüp, ardından Abdülkadir Medeni’den tarikat ruhsatı aldığını söyledi. Ve 1940’lardan itibaren, Ankara ve çevresinde mürit toplamaya başladı. Müritlerin yoğunlukta olduğu yerler, Ankara’nın Çubuk ve Çankırı’nın Şabanözü ilçeleriydi.
  
Pilavoğlu, 1943 yılında irticai faaliyetleri nedeniyle 24 müridiyle birlikte mahkemeye verildi ve kısa bir süre sonra serbest bırakıldı.
  
İlginç tir ki, 26 Nisan tarihli Zafer gazetesinde yayınlanan habere göre, Pilavoğlu ve müritleri 10 Nisan 1950 günü CHP’ye üye kayıtlarını yaptırdılar ve dere tepe, köy kasaba dolaşarak, partilerinin propagandası için seferber oldular. Bir yandan iktidar partisine kaydoluyorlar, bir yandan da, o günün siyasi anlayışına ters düşecek sloganlar atıyorlardı..
    
Ticani Müritler
Müritler genellikle, şalvarlı, poturlu, sakallı, sakalsız tiplerdi. Başlarında takke ile kalpak arası başlıklar, ayaklarında çarık veya lastik ayakkabılar vardı. Pantolon paçaları da, dizlerine kadar uzanan yün çorapların içine sokuluydu.
 
Birçoğu da, isminin başında “deli” lakabını kullanırdı: Deli Sadık, Deli Mehmet gibi. Müritlerin bir de Putçular Grubu vardı. Bunların görevi heykel kırmaktı… Meselâ, mürit Deli Sadık “Ben en büyük putu (Ulus’taki heykel) kırarım,” derdi.
 
Müritlerin sıkça tekrar ettikleri ve inandıkları cümleler de vardı; bu cümleler o günün tek parti yönetiminden bunalmış, ama suskun duran halkın tasvip edebileceği sloganlardı: ‘Heykel puttur’, ‘laiklik dinsizliktir’, ‘Hilafeti kaldıran Atatürk mel’undur’, ‘Türkçe ezan küfürdür’ gibi. Ve ilk büyük eylemlerini 4 Şubat 1949’da TBMM’nin dinleyici bölümünde Arapça ezan okuyarak yaptılar. Sonra da, heykel kırmaya başladılar. Bir gecede 17 heykel kırdılar.
 
Bizim jenerasyonun yakın tarihte örneklerini gördüğümüz gibi, Ankara’da ve muhtelif yerlerde “Ata’ya uzanan eller kırılacak. Kahrolsun Ticaniler. Kahrolsun irtica.” sloganlarıyla  “Ticanileri Tel’in’ mitingleri yapılmaya başladı. “  
    
Deli Sadık ve bir Miting
Şimdi kendimizi o tarihlere ve Ulus Meydanı’ndaki bir telin mitingine ışınlayalım. Binlerce insan toplanmış ve kürsüde ateşli bir hatip konuşuyor. Tam bu sırada, kılık kıyafeti perişan bir köylü peyda oluyor meydanda. Elinde kalın bir urgan, omuzunda kocaman bir balyozla heykele yaklaşıp kaidesine çıkıyor ve yukarı doğru tırmanmaya başlıyor.
Meydandaki binlerce insan, artık susan hatibi değil; bu adamı takip etmeye başlıyor.
Köylü, heykelin tepesine tırmanıp kendisini bir yere bağlıyor. İki eliyle tuttuğu balyozla heykeli kırmaya koyuluyor. Aşağıdaki kalabalık bir anda ne olup bittiğinin farkına varıp bağırmaya başlıyor: ‘İn aşağıya alçak! Alçak gerici, pis yobaz…’
   
Ve derken polis, zabıta, itfaiye marifetiyle olaylar ve infial yatıştırılıyor. Put kırıcı Deli Sadık heykelin tepesinden indiriliyor. İndiriliyor ama, şu sözleri söylemekten de geri kalmıyor: “Ulan sahtekârlar! Ben de bu adamı gerçekten seviyorsunuz sandım da, bu işe kalkıştım. Elinizde şehit olmayı ummuştum. Meğer sizinki kuru gürültüymüş.”
    
Koruma Kanunu
Ülkenin çeşitli yerlerindeki bu tür faaliyetler nedeniyle 25 Temmuz 1951’de 5816 sayılı bir kanun çıkarıldı; Atatürk’ü Koruma Kanunu, Bu kanunun birinci maddesine göre, Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret eden veya sövene, bir yıldan üç yıla kadar; Atatürk'ü temsil eden heykel, büst ve abideleri veya kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirletene, bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilecekti.
   
Bayar’ın Yorumu
Celal Bayar, yıllar sonra bu yasanın çıkarılma nedenini şöyle açıklayacaktı: “İktidarımızın ilk yıllarında, Kemal Pilavoğlu adında birinin yönettiği tarikat mensupları, ellerine geçirdikleri çekiçlerle Atatürk heykellerine saldırıyor, huzursuzluk çıkartıyorlardı. Hükümet, bunlara karşı gerekli tedbirleri alıyordu. Fakat olayların birbirini kovalaması, toplumda sinirli bir hava estirdi. (..) Toplumu aşırı cereyanların zararlarından korumak lazımdı. Bunun için sağ ve sol akımlara karşı Ceza Kanunu'ndaki cezaları ağırlaştırmak, Atatürk heykellerine ve Atatürk'e karşı harekete geçeceklere karşı da Atatürk'ü Koruma Kanunu çıkartmak gerekiyordu (...) Atatürk'ün kurduğu ana muhalefet partisi ise bu kanun karşısında yer aldı(..)”(1)
   
Pilavoğlu Bozcaada’da

Şeyh Efendi, yedi yıl hapis, beş yıl sürgün, beş yıl da polis gözetimi cezasını tamamladıktan sonra 27 Mayıs darbesinden sonra Milli Birlik Komitesi tarafından Bozcaada’ya sürüldü.
 
Orada yüksek duvarla çevrili bir evde oturuyor; dışarıdan hiç kimseyle temas kurmuyordu. Müritleri arasında da tam bir disiplin vardı ve dışarı hiçbir bilgi sızmıyordu. İstanbul'dan gelen gazeteciler, bilgi toplamak için "veteriner" ya da "doktor" kimliğine bürünüp, bu yolla nüfuz etmeye çalışıyorlardı. Pilavoğlu, 130 kadar müridiyle ada ekonomisine egemen oldu. Adanın pastanesi, kasabı, manavı, fırını hep onundu. Bozcaada’yı terk eden Rumların bağlarını satın alarak pekmezcilikten büyük bir servet edindi.
   
Velhasıl
Karısının, 1977’de yüz kızartıcı bir gerekçeyle kocasını ihbarı üzerine evinin üst katında yakalanıp yargılanan Pilavoğlu, birkaç ay sonra öldü. Ölümünden sonra müritlerin bir kısmı Aczmendilere dâhil oldu ve Ticanilik sona erdi.
Her şeyin bir ömrü olduğu gibi tarikat, cemaat ve mezheplerin bir misyonu ve ömrü vardır. Bazılarının da çok özel bir misyonu vardır. Mesela, bizler bu gün dünya medyasında, asan kesen, kitap okumayı yasaklayan IŞİD, Booku Haram, Hizbullah, El-Kaide gibi örgütleri görüyoruz. Ülkemizde de, 28 Şubat Post modern Darbe öncesinde ekranlarda sıkça arz-ı endam eden Aczimendi lideri Müslüm’ü ve Fadimeyi, Ali Kalkancı’yı seyretmiştik. Ticanilik de misyonunu tamamladı ve bitti. Bir gecede 17 Atatürk heykeline birden saldıranlar, o gün bugün tespit edilip, haklarında yasa uygulandı mı bilmiyorum. Bazen kafalar karışıyor; kimin eli kimin cebindedir, sorusu cevapsız kalıyor. Aman dikkat diyelim…

Selam ve dua ile Hoşça kalınız…..

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.