Prof. Dr. Bedri Gencer, Nurcuları da ehli sünnet dışı ilan etti

Tarikatçılarla Nurcular arasında alttan alta başlayan tartışma Bedri Gencer'in bu yazısıyla gün yüzüne çıktı. Uzun zamandır tarikatçılar kendilerini EHLİ SÜNNET olarak konumlandırıyor ve kendileri dışında kalan herkesi kafir ilan ediyorlardı. Her ne kadar açıktan açığa bunu söylemeseler de EHLİ SÜNNET kavramının son yıllarda tekfirci bir tarikat söylemi olduğu biliniyor. Tarikatçıların bu kavramına Nurcular hep mesafeli durmuş kendilerini bu tayfanın içinde konumlandırmamışlardı. Bedri Gencer bu yazısıyla malumu ilan etti ve Nurcuların da ehli sünnet çizgisinden çıktığını kendi üslubunca kibarca açıkladı.

Prof. Dr. Bedri Gencer, Nurcuları da ehli sünnet dışı ilan etti

Tarikatçılarla Nurcular arasında alttan alta başlayan tartışma Bedri Gencer'in bu yazısıyla gün yüzüne çıktı. Uzun zamandır tarikatçılar kendilerini EHLİ SÜNNET olarak konumlandırıyor ve kendileri dışında kalan herkesi kafir ilan ediyorlardı. Her ne kadar açıktan açığa bunu söylemeseler de EHLİ SÜNNET kavramının son yıllarda tekfirci bir tarikat söylemi olduğu biliniyor. Tarikatçıların bu kavramına Nurcular hep mesafeli durmuş kendilerini bu tayfanın içinde konumlandırmamışlardı. Bedri Gencer bu yazısıyla malumu ilan etti ve Nurcuların da ehli sünnet çizgisinden çıktığını kendi üslubunca kibarca açıkladı.

11 Ekim 2018 Perşembe 15:52
Prof. Dr. Bedri Gencer, Nurcuları da ehli sünnet dışı ilan etti
banner310

Nakşibendiliği bir üst kimlik olarak tasavvufun yegane temsilcisi gören Bedri Gencer, Kemalizmi ise devletin resmi dini haline dönüşen Bektaşilik olarak niteledi.

Bektaşiliğin modern halinin Haşhaşilik olarak değişime uğradığını söyleyen Gencer, Nurculuğun son dönemde haşhaşilik olarak vücut bulduğunu iddia etti.

Allah’ın kitabı Kur’an ve Peygamberin sünnetinin ümmeti oluşturmada yeterli olmadığını anlatan Gencer her tarikatçının yaptığı gibi İmamı Rabbani, Ahmed Gümüşhânevî, Abdülhakîm Arvasî, Abdülaziz Bekkine gibilerin çalışmaları sonucunda ümmetin savrulmaktan kurtulduğunu, aksi durumda ise haşhaşiliğin ortaya çıkabileceğini söyledi.

Bedri Gencer İmamı Rabbani'nin 1500'lü yıllarda yaşadığını o güne kadar ve sonrasında adedullah çerçevesinde Müslümanların kimi zaman hakim kimi zaman mahkum olduğunu ama İmamı Rabbani olsa da olmasa da bir şekilde var olacağını düşünemeyecek kadar bu konuda bağnaz bir düşünceye sahip... Oysa İmamı Rabbani'nin mektubatına bakıldığında Kur'an ve sünnet ile taban tabana zıt hatta insanı küfre götürecek ifadeler bulunuyor. Hatta İmamı Rabbani'nin bir İngiliz ajanı olup Müslümanların silahlı direnişini kırarak Hindistan'ı İngiliz sömürgesine açtığına dair veriler inkar edilemez bir gerçek olarak ortada duruyor. İmamı Rabbani'nin zoraki babasını Hz. Ömer'e dayayan Nakşilerin annesini ise bulamadıkları gözden kaçırılan diğer bir nokta...

Osmanlı’da Türkiye Cumhuriyeti’ne bakıldığında Nakşibendilerin ağırlığı binde bir bile değil. Son araştırmalarda cemaatlerin tamamının Türk toplumu içindeki yeri yüzde 3’e ancak tekabül ediyor. Bu milletin yüzde 97’si dindarlığı cemaatlerden hele hele tarikatlardan değil Diyanet’in cami ve kurslarından, imam hatiplerden, okul çağlarında kendi din dersi öğretmenlerinden ve son dönemde de Refah Partisi etrafında şekillenen Milli Görüş gibi sivil toplum örgütlerinden öğrenmişken Gencer’in bu sözleri üfürmekten başka bir şey değil.

Yine Gencer yazının bir yerinde, “Sünnîlik ile İslâmcılığı Sultan Abdülhamid’in etrafındaki iki tarihî şahsiyet ile karşılaştırmak gerekirse, Ahmed Gümüşhânevî’nin temsil ettiği Sünnîlik, manevî-temelli cihad, Cemâleddîn Afgânî’nin temsil ettiği İslâmcılık ise siyasî devrim anlayışına dayanır. Bu bakımdan İslâmcılık, yabancı güçler tarafından kullanılmaya müsait bir karakter arz eder.” diyerek kendince tarikatların siyasetten uzak durarak kendini koruduğunu ama siyasileşen İslamcıların yabancı tahakkümüne açık olduğunu belirtir. Bu iddia rahmetli Erbakan’ın “Siyasetle meşgul olmayan Müslümanı, siyasetle uğraşan Yahudi idare eder” sözünü hatıra getiriyor. Herkes biliyor ki İslam ülkeleri tarikatlarla işgal edildi. Ve yine herkes biliyor ki tarikat liderlerinin istisna dışında tamamı kripto papaz ve hahamlardan oluşuyor.

Bu iddianın amacı, Müslümanı siyasetten uzak tutmaktır. Dünyanın Türkiye ve İslam ülkeleri üzerine çullandığını görmeksizin lokal olarak Müslümanı değerlendiren tarikatın bu içe kapanık hali nedeniyledir ki haçlılar dünyaya hükmederken Müslümanlar Bedri Gencer gibi üç beş tane ne idüğü belirsiz tarikatçı alimlerini kurtarmanın derdinde…

Madem siyasi İslam ile hiçbir sorun halledilemiyordu da Gencer, peki bu güne kadar başörtü sorununu neden çözemediniz? İmam Hatip ve kapanan kurslar karşısında neden sesiniz çıkmadı? İlahiyat fakültesi kontenjanları daralırken neden sustunuz? Tabi susarsınız ne kadar Müslümana baskı olursa sizin tekke ve dergahlar o kadar doluyor. FETÖ, kapanan İmam Hatiplere sevinir de siz üzülür müsünüz? Hiç sanmayız…

Bedri Gencer, kapalı kapılar arkasında laikçilere sunulan yönetime ise hiç değinmedi. Ama yazıdan anlaşılan o ki Gencer, "gidin ibadet edin, bol bol dua edin, İmamı Rabbani okuyun, Kur'an'ı elinize almayın sonra DEAŞ'lı olur, hadisleri kendiniz okumayın sonra sapıtır siyasallaşırsınız. Gelin biz söyleyelim, siz dinleyin. Siyasetten de uzak durun, gelsin Yahudi bizi yönetsin" diyor. 

Gencer’e göre Nurculukta nihayetinde siyasi islamın bir yelpazesidir ve Kemalizm’in modern halidir. Her ne kadar 16 Temmuz sonrası nurcular kendini FETÖ’den uzak tutmaya kalkışsa da Nurculuk Haşhaşiliktir.

İşte Bedri Gencer’in o ilginç yazısı…

Bu tartışmada kilit kavramımız Almanca’da kulturkampf denen inanç mücadelesidir ki bu, dinlerde esas itibariyle din-içi bir mücadeleye delalet eder. İslâm’da “dâru’l-İslâm/dâru’l-harb” ayırımına tekabül eden “ehl-i İslâm ile ehl-i küfür” arasında din-dışı hukukî-siyasî-askerî bir mücadele sözkonusudur. Dâru’l-İslâm içindeki “ehl-i millet/ehl-i zimmet” ayırımı da din-dışı (dinler-arası) hukukî bir ayırımdır. Buna karşılık Dâru’l-İslâm içindeki “ehl-i sünnet ve cemaat/ehl-i bid’at ve firkat” ayırımı din-içi bir inanç mücadelesinin taraflarına işaret eder. “Ehl-i sünnet ve cemaat”  deyiminde iki espri yatar. Bu, birincisi inanç/tabiiyet (sünnet) ile aidiyet/mensubiyet (cemaat) olarak özdeşleşme (kimlik kazanımı) sürecinin iki unsuruna, ikincisi “ehl-i İslâm” yerine ortak doğru kimliğe işaret eder. Buna göre “ehl-i İslâm” demek, “ehl-i sünnet ve cemaat” demektir.

İSLAM'DA CEMAAT=NAKŞİBENDİLİK İMİŞ

İslâm’da ehl-i sünnet ve cemaat kimliği zamanla belli tarikatlarda özelleşir; bu tarikatlar, Müslüman için bir üst-kimlik haline gelir. Örneğin Mağrip’de bir Müslüman “Ben Şâzelîyim” dediğinde kendisini aynı anda Müslüman, Sünnî, Mâlikî ve Eş’arî olarak tanıtmış olur. Maşrık dünyasına ait Osmanlı’da da zamanla önce Halvetîlik, sonra Nakşibendîlik, ehl-i sünnet ve cemaatin özel adı, Müslümanlığın üst-kimliği haline gelmiştir. Osmanlı coğrafyasının Türk kesiminde biri kendisini “Nakşibendî” olarak tanıttığında bununla Müslüman, Sünnî, Hanefî ve Mâtürîdî olduğunu kasd eder (Tafsilat, Gencer 2013b). XIX. asırda Devr-i Hamîdî’de Nakşi¬bendîlik, ortodoks İslâm’ın temsilcisi, ehl-i sünnet ve cemaatin kanalı olarak heterodoks İslâm’ın temsilcisi, ehl-i bid’at ve firkatin kanalı Bektâşîliğe galebe çaldı. Ulus-devletleri çağında Bektâşîlik, Türkiye ve Mısır’da Kemalizm ve Nasırizm denen politik dinlere dönüştü. Şu halde Cumhuriyet devrinde görünüşte İslâm ile Kemalizm arasında cereyan eden mücadele, aslında Nakşibendîlik ile Bektâşîlik tarafından temsil edilen sünnî ve bid’î din anlayışları arasındaki mücadeleydi; Es’ad Erbilî/M. Kemal’den Necmettin Erbakan/İ. H. Karadayı ilişkisine kadar görüldüğü gibi (Tafsilat, Gencer 2014). İslâmcılık, Sünnîlik (Nakşibendîlik) ile Bektâşîlik ve bilahare onun yerini alan Haşhaşîlik arasında tireyi oluşturur; dolayısıyla, ancak ikisinden ayrılış tarzlarına bakarak anlaşılabilir.

İslâm’da din=ilim=şeriat=hadis, dindarlık=amel=tarikat=sünnette içkin olduğundan din, sünnet demektir. Din yolu sünnet, sünnet yolu tasavvuftur; sünnet tasavvufta, sünnîlik Nakşibendîlik gibi tarikatlarda tecessüm eder. Bu şekilde Sünnîlik=Nakşibendîlikte sivil bir din anlayışı esastır; İslâm, bir hayat tarzı olarak alınır. Öncelik, ahlakî-içtimaî dönüşümündür; siyasî dönüşüm bu ahlakî-içtimaî dönüşümü hızlandırmaya yarar. Bu anlamda tarih boyunca Nakşibendî şeyhlerinin ulemâ ve ümerâya (yöneticilere) yakın olmaya çalışması, ahlakî-içtimaî dönüşümü hızlandırmak için onların toplum üzerindeki nüfuzlarından yararlanma maksadındandır. Bu anlamda Sünnîler=Nakşibendîler, konum olarak siyasetin dışında, ilişki olarak içindedir.

Sünnîlik, son vasat ümmetin karakteristiği itidal ve istikameti temsil eder. Bu vizyonu hayatlarında ete kemiğe büründürerek bize kazandıran İmam-ı Rabbânî, Ahmed Gümüşhânevî, Abdülhakîm Arvasî, Abdülaziz Bekkine ve günümüzde Ahmed Yaşar gibi Nakşibendî velilerdir. Aksi halde “İfrat tefriti celb eder” düsturunca savrulma, Sünnî olmayanların İslâmcı veya Haşhaşî, veya anılan örneklerde olduğu gibi önce İslâmcı, sonra Haşhaşî olması kaçınılmazdır.

Siyasî İslâm da denen İslâmcılık ise “şeriatçılık” denen şeriata dayalı bir devlet kurma davasıdır. İslâm’ın bir hayat tarzı yerine düşünce tarzı olarak alındığı İslâmcılıkta öncelik, siyasî dönüşümündür. Bu anlamda etki/tepki mantığı ve nefsin tabiatı uyarınca siyasete öncelik veren İslâmcılığın iktidar yönelişi kazanarak yozlaşması ve bir hüsran duvarına çarpması mukadderdir. Sünnîlik ile İslâmcılığı Sultan Abdülhamid’in etrafındaki iki tarihî şahsiyet ile karşılaştırmak gerekirse, Ahmed Gümüşhânevî’nin temsil ettiği Sünnîlik, manevî-temelli cihad, Cemâleddîn Afgânî’nin temsil ettiği İslâmcılık ise siyasî devrim anlayışına dayanır. Bu bakımdan İslâmcılık, yabancı güçler tarafından kullanılmaya müsait bir karakter arz eder. “Hangi taşı kaldırsam altından İngiliz parmağı çıkıyor” diyen asrın halifesi Sultan Abdülhamid’in İngilizler tarafından kullanıldığını öğrendiği için göz hapsine aldığı Cemâleddîn Afgâ¬nî’yi rehber alan, ister radikal bir genç, ister fıkıh profesörü olsun, iflah olmaz.

Sünnîlik ile İslâmcılığın ayrışma tarzı bakımından çağdaş İslâm dünyasının en önemli İslâm hareketi İhvân-ı Müslimîn, tipik bir örnektir. Genç yaşta Şâzelîlik tarikatına bağlanan Hasan Bennâ, İhvân-ı Müslimîn’in liderliğini ifade eden mürşid-i âmm (genel mürşid) deyiminden de anlaşılabileceği gibi, irşad ve tebliğe dayalı sivil-tasavvufî metot sayesinde ahlakî-içtimaî bir dönüşümü hedeflemişti. İslâmî sivil toplum olarak dâru’s-sünneti hedef alan Hasan Bennâ’nın eserlerinde bu yüzden câhiliye veya dâru’l-harb gibi deyimlere dayalı radikal bir söyleme rastlanmaz. Ancak “Allah’ın hâkimiyeti, cihad ve devrim” gibi konularda Mevdûdî’den etkilenen Seyyid Kutub ile İhvân-ı Müslimîn, maalesef Sünnîlikten İslâmcılığa kaymış, bu inhiraf, İhvân-ı Müslimîn hareketinin Suriye kolundaki tasavvufî öz ile kısmen telafi edilmiştir.

KEMALİZM VE HAŞHAŞİLİK

Sünnîlik/İslâmcılık ilişkisi bakımından Cumhuriyet devrinin kilit şahsiyeti Necip Fazıl’dır. Sünnîlik=Nakşibendîliğin büyüklerinden Abdülhakîm Arvasî’nin müridi olan Necip Fazıl, paradoksal görünen bir şekilde İslâm’ı sivil alanda sünnet olarak yaşanmaktan çıkaran alt/sivil sisteme karşı Sünnîliği benimserken İslâm’ı siyasî alanda şeriat olarak yaşanmaktan çıkaran üst/siyasî sisteme, rejime karşı İslâmcı, ideolojik bir siyaset izler. Yani onun tutumu, Sünnîlik ile İslâmcılık arasında salınma değil, Sünnîlik için İslâmcılığı kullanma olarak görülebilir. Sünnîlik ile sözde-Sünnîlik (fundamentalizm-İslamizm) arasındaki ince sınır hakkında İsmet Özel (2010: 31)’in tespiti de önemlidir: “Şimdiki fundamentalist Filistin atkısı sarıp molotof kokteyli atıyor, üç parmakla yemek yemiyor. Bence fundamentalizm üç parmakla yemek yemektir, ama başkalarına gerçekten ‘keşke ben de böyle yemek yesem’ dedirtecek tarzda yemektir”.

Şimdi de İslâmcılığın, Bektâşîlik/Haşhaşîlikten ayrılış tarzına bakalım. Burada Haşhaşîliği sanıldığı gibi tahkir için değil, din anlayışları arasındaki tarihî sürekliliği gösterecek objektif bir etiket olarak kullanıyoruz. İbni Haldun’da da gördüğümüz ve İngilizce body politic (ülke bedeni) deyiminin belirttiği üzere, geleneksel dünyagörüşünde toplum bedene benzetilir. Arapça’da 40 yaşına girene şeyh, 70 yaşına girene şeyh-i kebir denir. Şu halde Cumhuriyet tarihinin en karanlık olaylarının vukû’ bulduğu 1993, Kemalizm’in şeyhûhet-i kebire yaşı, Haşhaşîliğin Kemalizm’in -ve dolayısıyla Bektâşîliğin- yerini aldığı bir dönüm noktası sayılabilir. Eski liderin ölüm tarihi olan 1938’in yeni lidere doğum tarihi olarak uydurulması, bu dönüşümün göstergesi addedilebilir.

Ulus-devletlerinin miadının dolmasıyla birlikte egemen seçkinleri birleştiren bir iktidar ideolojisi olmaktan çıkan Kemalizm yerine Haşhaşîlik yükselişe geçmiştir. Haşhaşîliğin 1980’li yıllarda başlayan devlete sızma süreci 2010’da zirveye çıkmıştır. İlahî kanundur ki Haşhaşî veya bir başkası, “Ben haklıyım” yerine “Ben güçlüyüm” demeye başladığında işi bitmiştir; “güç zehirlenmesi” denen şeyle artık iş gayretullâha dokunmuştur. Kâinatın varlık sebebi olan Allah’ın en sevgili kuluna hakaret edenlere destek verenlere destek verenleri dünyada da ahirette de bekleyen, elim bir hüsrandır. 2010’da resmî ile gayr-i resmî iktidar arasındaki çatışmanın su yüzüne çıkması ve köprülerin atılmasıyla birlikte Haşhaşîlik, Kemalizm yerine iktidardan muhalefete düşen aydınları birleştiren bir cephe haline gelmiştir. Haşhaşîliğin ideolojisine antierdoğanizm veya Erdoğan’a karşı Haziran 2015 tarihli bildiriyi yayınlayan 200 aydının buluştuğu Cihangir ruhunu yansıtan kadirizm veya HDP’de birleşme teşebbüsü bakımından neozerdüştizm denebilir.

Bilindiği gibi muhalefet ideolojileri, normalde bir araya gelmesi imkânsız çeşitlilikte insanları bir araya getirebilir. Gerçekten eski ülkücü, Kürtçü, İslâmcı, Marksçı, Maocu, ateist, liberal, Kemalist vs., bu kadar farklı arkaplandan aydının Haşhaşî cephede buluşabilmesi şâyân-ı hayrettir. Türkiye’nin en rafine entelektüellerinden Marksist bir filoloji profesörünün nasıl nasırına basılmış bir Haşhaşî edasıyla konuştuğuna taaccüb etmeden kendisini alamaz insan. Bilgi obezi bir joker gibi ortalıkta dolaşan cühelasavar (!) tarihçimize de Haşhaşi gömleği dar gelmiyor mu acaba? Bunların hepsinin özel hayatlarına ilişkin şantaj kasetleriyle Haşhaşî gömleği giymeye zorlandığı pek makul bir ihtimal değildir. Bu durumda bu tür gnostik örgütlenmelere özgü “vaad ve vaîd” (ödül ve tehdit) mekanizması akla gelir. Marx’ın “Din halkların afyonudur” sözü, tam da rengârenk Haşhaşî aydınları birleştiren bu ideolojik ve narkotik bağın gücünü anlatır.

Bu hareketin antierdoğanizm, kadirizm veya neozerdüştizm dediğimiz ideolojisi, sağlam bir teze değil, eğreti bir antiteze dayanır. Bu eğretiliği telafi için de bireysel ve grupsal çıkarlar umdukları “İslâmcılığın ölümü” iddiası etrafında dönerler. Bireysel bakımdan hayatı boyunca İslâm(cılığ)ın sırtından geçinmiş, omurgasızlığın sembolü haline gelmiş yazarların komplo teorilerini de devreye sokarak suyu bulandırmaktan umdukları şey açıktır: gerektiğinde Haşhaşî gömleğini kamufle edecek İslâmcı gömleğini askıda tutmak. Haşhaşîler, grupsal olarak da “AK Parti devrinde İslâmcılığın ölümü” ithamıyla göz diktikleri devleti “ele geçiren” AK Parti-Erdoğan’ı gayr-i meşrûlaştırmaya çalışırlar. Etki/tepki mantığınca İslâmcılık savunusu Haşhaşîlik eleştirisine bağlandığında bu artniyetli iddialara karşılık olarak yapılan tartışmalardan verimli sonuçlar çıkamaz. Dahası bir zamanlar Haşhaşîlerle kol kola olan muktedir seçkinlerin İslâmcılık müdafaasının bir kıymet-i harbiyesi olamaz. Bizim gibi hayatları boyunca Haşhaşîler ve radikal İslâmcılarla yolları hiç kesişmemiş Sünnî-sivil Müslümanlar ancak bu konuda hakikatleri dile getirmek için kendilerini tam hür hissedebilirler.

Haşhaşîlerin özünde basit tezine göre bir muhalefet ideolojisi olarak İslâmcılık iyiydi; İslâmcı aydınlar, AK Parti-Erdoğan ile iktidar olunca İslâmcılıktan, dahası İslâm’dan feragat ederek, sağcılaşarak yozlaştılar. Onlara göre İslâmcılığı rakip başka bir ideoloji değil, tek bir kişi, “Erdoğan bitirdi.” Zu’mlarınca Erdoğan, iktidarını meşrûlaştırmak için İslâmcıları kullanarak kirletti; yani o, iktidar için İslâmcılıktan feragat ettiği halde İslâmcılardan feragat etmedi. Böylece İslâmcı neslin eleştirisi, aslında “onları ayartan” Erdoğan’ın eleştirisi olduğu için “İslâmcılığın ölümü”, antierdoğanizmin ana temalarından biri haline gelir. Bu durumda biri kalkar, aynı ithamı Haşhaşîlere yöneltir, “Madem sosyal güçleri kullanmak siyasetin doğasında var, siz niçin İslâmcılar gibi kullanıldınız?” dese ne derler acaba?

Sünnîliğe kıyasla İslâmcılığın özündeki kaçınılmaz yozlaşma ihtimaline zaten dikkat çektik. “Durmuş bir saat bile günde iki kez doğruyu gösterir” sözünün fehvâsınca elbette artniyetli de olsa bu tezlerde de bazı doğrular bulunabilir. Ancak Haşhaşî kalemşorların İslâmcılığın ölümü iddialarının arkasındaki saikın aslında İslâm ve İslâmcılar adına hayırhâh empatik bir teessüf değil, “kayıkçı kavgası” olduğu aşikârdır. Yazılarından çıkan mesaj, “Ne güzel devleti tam biz ele geçirmek üzereydik, siz tekerimize çomak sokarak ele geçirdiniz”dir. Haşhaşîlerin ifşâ edilen gayr-i resmî iktidar ile resmî muhalefet pozisyonları arasında kıvranması, söylemlerindeki derin çelişkilerden belli olmaktadır. Onlara göre, toplumdaki en canlı, samimî ve kapsamlı muhalefet damarı olan İslâmcılık, dinin ve dindarlığın sıcak sempati ağını mazlumiyet hissiyle arkasına alarak iktidara geldi, sonra yozlaştı ve tükendi.

TiMSAH GÖZYAŞLARI

Bu şekilde İslâmcılığın batışına timsah gözyaşları döken Haşhaşîlere sorulmaz mı, hayatınız boyunca İslâmcılıktan, İslâmcılardan nefret eden, rahmetli Erbakan’a beddua seansları düzenleyen siz değil miydiniz? Ne oldu da şimdi müteveffâ İslâmcılığı hayır ve minnetle (!) yâd ediyorsunuz? Dahası böyle bir taraftan müteveffâ İslâmcılığı hayır ve minnetle (!) yâd ederken diğer taraftan DAEŞ’i İslâmcılığın nihaî ve korkunç yüzü olarak sunmak neyin nesi? İslâmcılık, bir zamanlar kitlelerin umudu idiyse şimdi nasıl “tehlike doğrudan siyasî İslâm’ın veya İslâmcılığın içinde” yatabilir? Eğer İslâmcılık AK Parti ile ölmüşse onunla birlikte ölen siyasî İslâmcıları sürekli eleştirmek neyin nesi? AK Parti-Erdoğan, muhafazakârlık iddiasıyla yola çıktığı halde niçin onu ısrarla İslâmcılığa nisbet ediyor, İslâmcılığı yozlaştırmakla eleştiriyorsunuz? Gene İslâmcılığın antitezi olarak sunduğunuz sivil İslâm anlayışıyla AK Parti’nin medeniyet kavramına dayalı muhafazakârlığı örtüşüyorsa niçin onu eleştiriyorsunuz? Haşhaşî kalemşorların İslâmcılığın korkunç yüzü olarak gösterdikleri DAEŞ belasına panzehir olarak sundukları cemaatlerde yaşayan sufi gelenekten kasıt ise otantik “sünnetin yolu olarak tasavvuf (sufism)” değil, ılımlı, Protestan İslâm’ın dayandığı “medeniyetin yolu olarak ruhaniyet (spirituality)” anlayışı, cemaatten kasıt ta aslında ehl-i sünnet ve cemaate karşı fırkadır (Gencer 2013a).

Bu vesileyle bazı Kürtçü-Nurcu sosyologların İslâmcılık tezlerine de değinmekte fayda vardır. Onlara göre İslâmcılığın antitezi, Kürtçü-Nurculuktur; zira Haşhaşîlik, Türkçü-Nurculuğa kaydığı için İslâmcılığa alternatif olma şansını kayb etmiştir. Başka Nurcu gruplar ise 17-25 Aralık darbesi sonrası Nurculuğu ideolojik olarak Haşhaşîlikten ayrıştırmakla zaten bilinen İslâmcılıktan teberrilerini pekiştirmeye çalıştılar. Ancak birbirine bağlı bu hareket-içi ve hareketler-arası ayrıştırma teşebbüsünün ikisi de beyhudedir. Zira birincisi, kendisi de Kürt olan Abdülhakîm Arvasî gibi ehl-i sünnetin büyükleri, Nurculuğu ırk (Kürtçülük/Türkçülük) değil, din (sünnîlik/gayr-i sünnîlik) kriterine göre değerlendirmiştir. İkincisi Haşhaşîlik, Eric Voegelin’in tabiriyle “ânın içkinleştirildiği” (immanentizing the eschaton) “seçilmişlik ve hizmet” gibi temalara dayalı gnostik felsefesi bakımından Nurculukta temellenmiştir (Caringella 2013: 100-10). Dolayısıyla ideolojik olarak bunlar, etle tırnak gibi birbirinden ayrılmaz. Nizâ, sadece liderlik figürlerinin çatışmasından kaynaklanmaktadır.

Sünnîlik, son vasat ümmetin karakteristiği itidal ve istikameti temsil eder. Bu vizyonu hayatlarında ete kemiğe büründürerek bize kazandıran İmam-ı Rabbânî, Ahmed Gümüşhânevî, Abdülhakîm Arvasî, Abdülaziz Bekkine ve günümüzde Ahmed Yaşar gibi Nakşibendî velilerdir. Aksi halde “İfrat tefriti celb eder” düsturunca savrulma, Sünnî olmayanların İslâmcı veya Haşhaşî, veya anılan örneklerde olduğu gibi önce İslâmcı, sonra Haşhaşî olması kaçınılmazdır.

  Bu deyimin kullanılış tarzı, dili doğru kullanma ihtimamının giderek azaldığı ülkemizde dille ilgili yapılan sayısız yanlıştan biridir. Ya “ehl-i sünnet ve cemaat” şeklinde Farsça veya “ehlü’s-sünneti ve’l-cemaati” şeklinde Arapça terkip olarak kullanılması gerektiği halde bu deyim, yaygın bir yanlışlıkla ikisinin karışımı “ehl-i sünnet ve’l-cemaat” şeklinde kullanılmaktadır.

Prof. Dr. Bedri Gencer / Star

Kaynak: DiNiHABER.C0M / Özel İçerik

Son Güncelleme: 12.10.2018 10:11
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Acizane 2018-10-12 00:46:10

Bedri Gencer mi her kim ise yazısını okumadım fakat. Sizin yazılarınız çok iğrenç geldi. Siz ki 97 % İslamiyeti diyanetten öğrendi demeniz kadar komik birsey yok. Bunu camilerde ki kalabalıktan anlayabiliyoruz. Cuma Namazın farzına ancak yetişip imamın selamına sonra darmadağın olan cemaate mi ogretiyorsunuz. Yoksa yazın bir hafta on gün icinde subhanekeyi bile öğretemedikleri çocuklarımı kastediyorsunuz. Milli görüşün öğrettiği dindarları da gün memleket idare ederken görüyoruz. Her gün dinde bir yenilik talep ediyorlar. Siz o pis ağzıniza İmam-i Rabbani gibi bir zât alamazsınız. Yüce mevlam dinini sizin gibi cahillere bırakmaz. Siz sadece devlet memuru olursunuz. Din adamı degil

_____ADMİNİN YORUMU___ ANLAŞILAN O Kİ, DİN YERİNE İMAMI RABBANİ DENEN ŞAHŞI KENDİNİZE İLAH EDİNMİŞSİNİZ.

Avatar
pirifani 2018-10-12 14:24:28 @Acizane

sayin acizane bedri gence ve yazisi benide ilgilendirmiyor ancak bilinen birsey varsa o da imami rabbaniy ve benzerlerini ovenlerin ne imami rabbani ve benzerleri hakkinda cidi bir arastirmalari var nede durmadan haklarinda atip tuttuklari seyid kutub mevdudi abduh vs hakkinda ciddi bir arastirmalari var. guvendikleri buyuklerinden ne duymuslarsa aynen tekrarlayip dururlar. imami rabbaninin yazilarini mesela sevmedikleri birinin yazisiymis gibi ellerine tutusturursaniz bizden cok hata bulurlar. elestirdikleri kisilerin yazilarini da overler.tasvvuf cevrelerinin gayesi ilim degil filimdir. az okumus kesimlerden ve cocuklarindan ne kadarini kendimize baglayip cemaatlerimizi sisman gosterebiliriz bunun pesindeler. imami rabbani geylani mevlana ehli sunnet hepsi bunlar icin basamak olarak kullanilan parlatilmis isimlerdir.islami bu yanlis yerlerden ogrenen ogrendikleri yanlislari dogru zannedip dogru olanlari yanlis zannedip elestirirler.size bunlardan kurtulmak icin tasavvufu elestiren ki

Beğenmedim! (0)

banner312