Değerli okuyucu, hani derler ya: “Her rüzgâr, savuracak bir toz; her hayal, yaşanacak bir can bulurmuş. Her düş de, gerçekleşecek bir umut. Ama kolay kolay bulunmayan tek şey varmış; o da güzel bir SIRDAŞ.

Allah’a hamd ve senalar olsun ki benim dost ve sırdaşlarım var. Meselâ, onlardan birine “BİR BİLEN” diyorum ben. Her hafta buluşur, bir yandan çaylarımızı yudumlarken bir yandan da sohbet ederiz. Bu hafta sanırım beni birazcık üzgün ve süzgün görmüş olmalı ki, hoş-beşten sonra sohbeti o başlattı. O konuştu, ben dinledim. Paylaşmak istedim sohbetimizi.

“Sevgili Şerifim!

Siz de çok iyi bilirsiniz ki, bu dünyaya kendi isteğimizle gelmedik; İlahi bir kaderin tecellisi ile geldik. Burada sürgün de değiliz; bir sınav için geldik. Öyle buyuruyor İlahi ferman: “Sizi bazen düşman ve ölüm korkusuyla, bazen kıtlık, kuraklık ve açlıkla, bazen de mallarınızda, can ve ürünlerinizde bir kısım kayıplarla sınayacağız.. (Ey Peygamber) Sabredenleri müjdele!” (2/155)


Bu bağlamda kaynaklarda zikredilen bir de hadis vardır: “Allah sizi tecrübeeder; haddelerden geçirir. Tıpkı sizden birinin, elindeki madeni bir potada eriterek altın elde ettiği gibi..”

Bu sırada cebinden akıl defterini çıkardı sırdaşım. “Bak” dedi. Dün not aldım. Sağlık Bakanlığı bir açıklama yaptı. Buna göre ülkemizde 2014 yılında 8 milyon insan antidepresan kullanmış. Kadınlarda bu rakam 5 milyonu buluyormuş. Bu, resmi rakam; bir de kayda girmeyen deprasyonzedeler var… Kaygıları, stresleri yoğun olan bir dünyada yaşıyoruz malesef..

Bir Derde mi Düçarız?

Dostum, başımıza bir musibet mi geldi. Dilimiz hemen şu ayeti okumalı: “İNNA LİLLAH VE İNNA İLEYHİ RACİÛN.” Zihnimiz de bunun anlamı; yani, “Biz zaten burada Allah için varız. Yine ona döneceğiz,” cümlesi üzerinde düşünmeli. Biz burada kamışlıktan koparılmış, inileyip duran neyler değil miyiz sevgili arkadaşım?

Bir dert, Erdemlileri ziyarete gelince, hiçbir zaman feryâd-ü figan eylemezler, yıkılmazlarmış; oturup onunla baş başa sohbet ederlermiş.“ Senin gelişinde mutlaka bir hikmet ve ibret vardır. Şayet Rabbimden geldiysen, Tanrı misafirimsin; hoş geldin, sefalar getirdin. O, bir kuluna bir dert göndermiş ise, onu bir şefkat sillesi olarak görmek gerek. O’nun bir ikazı olarak anlamak gerek. “Acaba bir hata mı yaptım, görevlerimi ihmal mi ettim,” deyip kul kendini sigaya çekmesi ve varsa bir yanlışı, onu düzeltmesi gerek.

Ey musibet, şayet bu amaçla geldiysen, beni sabredenlerden, tevekkül eyleyenlerden, müteyakkız davrananlardan bulacaksın. Ama destursuz çekip gelmiş isen de, beni pasif bir adam olarak göremeyeceksin. Sana kolay kolay pes etmem ve teslim olmam. Seni benden ırak kılmak için elimden gelen gayreti gösteririm. Sonra, ben dertleri zevk edinmeyi, “bende neşe ne arar,” demeyi bilirim. Yaman Dedenin bakışıyla bakarım hayata ve aynen onun dediği gibi: “Her derdin devası vardır; sadece dertsizliğin devası yoktur..” demeyi de bilirim ve severim derdimi.

Dertler Paylaşılmalı

Sinde Sindaşım; Sevgili Dostum!

Hani derler ya: “Acılar, kederler, paylaştıkça azalır ve yok olur.” Dertli anlarımızda bir sırdaşa ne kadar muhtacız, biliyor musun? Şairin dediği gibi: “ Haydi gel bir çay içimi. Sen çay dök, ben de “İÇİMİ” diyeceğimiz dosta, bu sıralarda ne kadar da hasret kalırız?.
 
Her ne kadar bir başka şair: "Âlâmını kalbinde tutup kimseye açma/ Zira elemin zikri de, başka elemdir," demiş ise de, bazı bazı şarz ve deşarz olmaya çok ihtiyaç duyarız.

  
Evet, “Dün, dünle beraber gitti cancağızım! Ne kadar söz varsa düne ait./ Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.” denmiş ise de bazı anlarda bir sırdaşımız olmalı derler uzmanlar..

  
Bizler, acılı zamanlarımızda, başkalarını da hatırlamalıyız. Çevremize de bir nazar eylemeliyiz. Çivi çiviyi nasıl sökerse, başkalarının acıları da bizim acılarımızı söker atar inan.

Bu bağlamda İHH ve UNICEF’in verdiği, Çin ve 52 ülkenin dâhil edilmediği rakamlara göre kokuşan dünyamızda istismara uğrayan ÖKSÜZ ve YETİM çocukları hatırlamak lazım….Bu çocukların Organ, fuhuş, dilenci, mafyaları; Misyoner örgütleri gibi çok büyük düşmanları var. Ve bu gün dünyamızda 143 ila 210 milyon civarında yetim,400 milyon savunmasız çocuk bulunuyor.
    
Her gün 10 BİN kadar çocuk yetim kalıyor. Her gün 3 BİN çocuk, kaçırılarak fuhşa zorlanıyor. Yarısı kız çocuğu olmak üzere her yıl, 2 buçuk milyon çocuk kaçırılarak satılıyor. Ve 90 milyon çocuk da sokakta yaşıyor.
  
Bizler, böyle bir dünyada yaşadığımızı düşündüğümüzde, “beterin de beteri var,” deyip niçin halimize şükretmeyelim?

Çocuklarımızdan mı Muzdaribiz?

   
Sevgili Dostum! Eskiler, “kahrolası dünyada evlâd-ü iyal var,” demişler ya. Bizlerin üzüntü kaynaklarımızdan biri de, hane halkımızdır. Onları çok severiz; çünkü onlar için çok emek vermiş; yemeyip, yedirmiş; giymeyip giydirmişizdir. Onların bir yanlışı, başlarına bir musibet gelmesi, bizim için de üzüntü kaynağıdır.

  
Böylesi anlarda, Cenab-ı Peygamber’i hatırlamalıyız. Oğlu İbrahim’i kabre götürürken gözyaşı döken BEŞER Peygamber (s.a.s)’i. O şöyle diyordu o anda: "Bu (gözyaşı) rahmettir, merhamettir... Gözler ağlar, kalb mahzun olur ve biz ancak Rabbimizin hoşnut olacağını söyleriz; İbrahim senden ayrıldığımız için gerçekten mahzûnuz!”

   
Ben derim ki, böylesi hallerde, yıllarca evlat hasreti çeken Hz. Yakub’u, baba hasreti çeken Yusuf’u, Tufan’da dev dalgalar arasındaki çocuğuna çağrıda bulunan Hz. Nuh’u; İbrahim ve İsmail’i, “Oğulcuğum!” diye diye çocuklarına öğüt veren Hz. Lokman’ı yad etmeliyiz. Onların da birer ebeveyn olduklarını hatırlamalıyız.

 
Evet, böylesi hallerde şu dua ayetlerini dilimize vird edinmeliyiz: “Rabbimiz! Beni ve soyumu namazlı -niyazlı eyle! Rabbimiz! Dua ve ibadetlerimi kabul buyur.” (14/41)

“Rabbimiz! Sevinç ve mutluluk kaynağımız olacak eş ve evlatlar lütfeyle bize. (25/74)

Yaşamaktan mı Bıktık

Değerli Sırdaşım! Bu çağ sendromlar, bunalımlar çağı sanki. “Yalnızlık Sendromu,” “Kaliforniya Sendromu,” gibi birçok hastalıkların içine düşmüş çağ insanı. Bazıları, hayatında hiç dert görmemiş, “yok” nedir bilmemiş. Zevklerin her çeşidini yaşamış. Ama mutluluk nerededir; onu bir türlü yakalayamamış. Hayattan zevk alamamak, onları intiharın eşiğine götürmüş..

     
Bir zamanlar Rusya’da doğup, orada biten bir din vardı; kendini yakma dini. Bu inancın sahipleri, dünyaya gelişimizi kaderin en kötü tecellisi ve günahı olarak görüyorlar ve bu günahtan temizlenmek için kendilerini yakıyorlardı. Maddi varlıklarıyla birlikte tüm aile bireyleri kendilerini ateşe atıyorlardı….. Bu tarz düşünceler, ruhsal bir bunalımın tezahürü değil de nedir?

Bizler çok iyi biliyoruz ki, gelinen her menzil, bir öncekinden daha mükemmel, daha güzeldir. Ana rahminden gelirken, feryad ederek geldik bu dünyaya, değil mi? Ama sonunda gördük ki, geldiğimiz dünya, anamızın rahminden daha güzelmiş. Bundan sonra gideceğimiz ahiretin yani cennetin de, buradan çok çok güzel olacağını unutmayalım. Ve sabırla davetçinin davetini bekleyelim. Bu dünyada mutluluğu yakalamanın yollarını bulalım. Çünkü mutluluk Kaf dağının ardında değildir. İntiharı düşünmek kadar absürt, saçma bir düş yoktur.

    
Dualarımız bize ışık tutsun. Şu dua ne güzeldir: “Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ve güzellik bahşet, âhirette de iyilik ve güzellik ihsan et. Bizi cehennem azabından koru.” (2/201..

Ve Hz Musa’nın diliyle diyelim ki: “Rabbim! Yüreğime ferahlık ver; işimi kolaylaştır…” (20/25)

   
Velhasıl

Dostum Bir Bilen, tebessümle yüzüme baktı ve: “Bu gün karşında iyi bir vaiz kesildim ha; sanki sen bunlardan habersizmişsin gibi. Ama benimki bir hatırlatmaydı. Bilgiçlik taslamak değil niyetim Sevgili Şerif’im,” dedi ve ilave etti: “İstersen siz de bana bu konuda haftaya hatırlatmalarda bulunun, ödeşiriz,” diyerek bendenize ev ödevi verdi. Bu arada çaylarımız çoktan bitmişti..

Haftaya buluşmak üzere selam ve dua ile hoşça kalınız…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.