Asılı Kalan İtibar!

Diyanet Vakfı Ramazan, Kurban faaliyetleri başta olmak üzere yurt dışındaki faaliyetlerimize katılmış şube personelimizin, gittikleri ülkelerde karşılaştıkları ilginç hikayeler..

Asılı Kalan İtibar!

Diyanet Vakfı Ramazan, Kurban faaliyetleri başta olmak üzere yurt dışındaki faaliyetlerimize katılmış şube personelimizin, gittikleri ülkelerde karşılaştıkları ilginç hikayeler..

05 Aralık 2017 Salı 12:19
Asılı Kalan İtibar!

Saha Hikayeleri

Gana’da başkent Akranın Atlas okyanusuna kıyı küçük kasabası Cape Coast, yeni bir güne uyanıyordu. ... 
Okyanus kıyısı bereketli balıkları toplama telaşına düşen insanlarla adeta kum gibi kaynıyordu.

Akra’dan çok erken çıkmıştık aslında. Ama dünyanın bütün metropol şehirlerinde olduğu gibi iki buçuk milyona yaklaşan Akra’da sabah trafiğine yakalamıştık. 
Aslında o gün itibariyle Kurban görevimiz bitmiş, dönüş hazırlıkları içindeydik. Ancak sadece geceleri saat 21.00’ da olan uçak yolculuğumuz öncesi gündüzü değerlendirmek adına yola çıkmıştık. 

Güneyde okyanus kıyısındaki başkent Akra, ülkenin ortalarındaki Kumasi ve kuzeydeki Tamale şehirlerinde kurban kesimlerimizi tamamlamış; yetimhanelerde, mescitlerde, medreselerde ilim tahsil eden öğrencilere ve mahallelerde ihtiyaç sahibi Müslümanlara kurban hissesi dağıtımlarımızı yapmıştık. Partnerimiz Al-Diya Society’nin organizasyonu ile yaklaşık 1500 hisse dağıtımı tamamlanmıştı. Hayvan alımlarında İslami usullere riayet edilmiş, hayvanlar kesim yerlerine usulünce getirilmiş ve kesimlerin nerelerde yapılacağı, kimlere dağıtılacağı daha önceden planlanmıştı. Organizasyonu başarılı bir şekilde tamamlamanın mutluluğu ile dopdoluyduk. 

Türkiye’de Kayseri Uluslararası İmam Hatip Lisesinden mezun olan ve Denizli’de Pamukkale Üniversitesi’nde Uluslararası Ticaret Fakültesinde okuyan Vakfımız burslusu öğrencilerden Ganalı Musah Ali’nin rehberliğinde dört kişilik ekibimiz, Cape Coast Kalesini görmeye karar vermişti.

Afrikalıların Avrupa’ya göç hikâyesi lise yıllarımdan beri zihnimi kurcalayan ve çeşitli filmler ve kitaplar vasıtasıyla ilgi duyduğum bir konuydu. Buranın bir göç trajedisine sahne olduğunu bilmeden garip bir merak içinde Cape Coasta doğru yol alıyorduk.  

Afrika’nın bütün altınlarını alıp götüren Portekizliler, İspanyollar ve İngilizler, altını Gana sahillerinden gemiye yükledikleri için ülkenin eski isminin “Altın Sahili” olduğunu öğrendik. Avrupa görkeminin kaynağı olan altın, suyunu çekmişti Gana’da. Bu bilgiden hareketle bir zamanlar sahilinden altın yüklenen Gana’nın batısındaki “Fildişi Sahilleri”nin isminin nerden geldiğini anlamak zor olmadı. 

Gana'nın bereketli topraklarında yaşayan Cape Coast Kasabasındaki balıkçıların dedeleri, yüzyıllar önce kıyılarına yanaşan Portekiz, İsveç ve İngiliz bayraklı gemileri halatlarla kıyıya çekerken o gemilerin kaderlerini baştan sona değiştireceğini ve insanlık tarihinin en büyük trajedilerinden birinin yaşanacağını düşünemeden hareket etmişlerdi. 
Yüzyıllar geçmesine rağmen Beyaz adamın suç karnesinde hala duran köle ticareti için sadece Gana’da değil, batı Afrika kıyıları boyunca birçok şehirde kaleler inşa edilmesi Avrupa’ya utanç olarak yeterdi. 

İşte Vakfımızın 2016 Kurban Programı çerçevesinde geldiğimiz Gana' da insanlık tarihinin en trajik olaylarından biri olan Köle Ticaretine kurban edilen insanların hikâyesini saklayan Cape Coast Kalesinin kapısından içeri garip ürpertiler içerisinde girdik. 

Portekizler tarafından inşa edilen Cape Coast daha sonra İsveçliler, Hollandalılar ve sonunda İngilizler tarafından ele geçirilmiş ve Amerika’ya köle göndermenin önemli noktalarından biri olmuştu.

Tropikal ve yumuşak bir iklime sahip Gana’da tropikal meyve bereketi, bilindik Afrika ezberlerini  bozan yemyeşil bitki örtüsü bizi etkilemekte gecikmedi. Başkent Akra’dan Cape Coasta doğru giderken yol kenarındaki tropikal meyve satıcılarından aldığımız meyvelerden tadarak yolculuğumuzu sürdürdük. 
Bir dolara karşılık gelen beş cedi ödediğinizde hatırı sayılır bir meyve size sunuluyordu. Ülkenin para birimi cedi, Afrika ülkelerinin çoğunda olduğu gibi ülke dışında kullanılmayan ve dolar karşısında tutunamayan bir değerdeydi.  

Kalenin giriş kapısına doğru giderken ne iklimi ne meyveleri ne güzellikleri ne okyanus hiçbiri umurumuzda değildi. Yarım kalan Afrikalıların Avrupa’ya gidiş hikâyesi tamamlanacaktı.

 Fakülte yıllarında köle ticaretini konu alan Amistad filminin etkisi hala zihnimdeydi. Bizden önceki kuşakların TRT ekranlarında izlediği Kunta Kinte dizisindeki hayatların yaşandığı topraklardaydık. 

Cape Coast Kalesine erken geldiğimiz için kalenin açılmasını beklemek zorunda kalsak da sorun etmedik bu durumu. Kalenin açılmasını beklerken kalenin eteklerinde okyanus kıyısında kum gibi kaynayan balıkçıların arasına karışarak yeni uyanan günü karşılamak güzeldi. Okyanus tefekkür kulaçlarına itiyordu bizi. Düşünecek o kadar çok şey vardı ki…
 
İngiliz sömürgesi Gana' da Hristiyan oranı %70’leri buluyordu. Müslüman oranı ise %20 civarındaydı. Devlet başkanı Hristiyan’dı ve Müslüman bir aileden çocukken alınıp kilisede Hıristiyan olarak büyütülmüş, sonra da İngilizlerin desteğiyle devlet başkanı seçilmişti. Devlet Başkanı Jonh Mahama, John ismiyle Hıristiyanları Mahama (Muhammed) ismiyle de Müslümanların sempatisini kazanmaya çalışıyordu. 

Buna bağlı olarak İngilizler tarafından Hindistan’da İslam’ı içten yıkmak için kurulan Kadıyanilik tarikatına ait yapıların bile Gana’da var olması, inanç özgürlüğü konusunda şaşırtıcı bir şekilde ülkenin ileri bir seviyede olduğunu gösteriyordu.

Bizim için Kurban ya da Ramazan faaliyeti demek, oradaki Müslümanları güçlendirmek, onları umutlandırmak ve onları cesaretlendirmek demekti bir yerde. Partner kuruluşumuzla birlikte dağıttığımız kurban etlerini almaya gelen insanlar bu zengin ülkenin, bu bereketli toprakların fakirleştirilmiş ve sömürülmüş insanlarıydı. Vakfımızın Kurban ve Ramazan haricinde Türkiye’de Uluslararası İmam Hatiplerde okutmak üzere getirdiği öğrenciler ve Gana’nın en büyük camisi olacak olan Akra Furkan Camii iftihar vesilemizdi. Ancak bu hizmetler Gana’lı Müslümanlar için yeterli gelmiyordu. Uzun vadede Müslümanların daha çok eğitime ve eğitilmiş insana ihtiyacı olduğu her fırsatta dile getiriliyordu. 

“Kale ziyarete açıldı hocam” diye seslenen Musah'ın sesiyle tüm bu düşüncelerden sıyrılarak, düşünülecek daha birçok konuyu okyanusun hırçın dalgalarını bırakarak Kaleye doğru yöneldik.

Rehberimiz öncülüğünde kalenin bölümlerini gezmeye başladık. Rehber ilk önce müze olan bölümü gezerek köle ticaretinin yoğun olduğu günleri anlatan resimleri görmemizi önerdi. Resimlerle anlatılan kölelerin maruz kaldığı işkenceler ve o zamanlardan kalma işkence aletlerini gördükçe bir insanın bir insana karşı nasıl vahşileştiği, resimlerle gözler önüne seriliyordu.  Köleleştirilmek için bu zavallı insanların kendi insanları tarafından yakalanıp Kale’ye getirilmesi tüm vahametiyle karşımızdaydı.

Birbirleriyle toprak ve egemenlik mücadelesine girişen kabilelere gizliden silah satan ve silahları birbirine doğrultmasını öğütleyen beyaz adam, silah karşılığında onların hem yeraltı yerüstü zenginliklerini hem de insanını alıp götürmüştü. Köyünden, şehrinden yakalanıp kaçırılan bu insanlar elleri, boyunları ve ayakları zincirlenerek aç, susuz günlerce yaya bir şekilde uzun yolculuklar yaptırılarak bu kalelere getirilmiş ve Avrupa’dan Amerika’dan Atlas Okyanusunu aşıp gelen insan ticareti yapan gemilerE bindirilmişlerdi. O gemi kaç günde gelirdi, onlar kaç gün bu kalelerde hapsedilirdi bilen yoktu. Kaleye getirilirken yolda ölenlere köleler dışında üzülen de yoktu. 

Beyaz adamın planı hala işliyordu. Zenci kabileleri birbirine düşürerek tüm mal varlıklarını sömürüp görkemli şehirlerini inşa eden zihniyet 21. yüzyılda da o görkemli ve debdebeli medeniyetinin (!) devam etmesi için aynı taktikle Ortadoğu’da Müslümanları Müslüman adı altında beslediği terörist gruplar eliyle yok etmeye çalışıyordu. Hem İslam’ı dünyaya kötü tanıtıyor hem de kendi egemenliğine direnen veya başkaldıran oyunu çözmeye çalışan Müslümanları yok etmeye çalışıyordu. Yüzyıllar geçse de plan değişmemiş sadece mekânlar, kişiler ve roller değişmişti. 

Kalede kölelerin kaldığı zindanları gördükçe bir insan olarak derinden sarsılıyorduk. Soğuk, havasız, ışıksız, zemini ve duvarları rutubetli on ya da on beş kişinin ancak kalabileceği büyüklükteki odalarda, yüz kişi balık istifi gibi üst üste ve sırt sırta bekletilmek çok ağır bir muameleydi.  Gece çıldıranlar, üşüyüp hasta olanlar, dayanamayıp o hayvanların bile barınamayacağı ortamda ölenler kimsenin umurunda değildi. Kararan hayallerin, kaybolan geleceğin hayata dair umutların yok olmasının hiçbir önemi yoktu çünkü beyaz adam onların hayallerini ve geleceklerini de esir almıştı. 

Ölenin kurtulduğu kalanın ise meçhul bir geleceği korkuyla ve acılar içinde onuru paramparça edilerek beklediği bu zindanların duvarlarında sanki çığlıklar, inlemeler, gözyaşları hala canlı gibiydi. O hücrelerden birinin kapısı rehber tarafından kapatılıp üç dakika aile karanlıkta beklediğimizde duvarlarda kalan bu sesleri duyar gibi olduk adeta.  Avrupa’nın ve Amerikan’ın bütün görkemli şehirlerinin yapılarına baktığınızda gözyaşı, kan ve kahrı görmemek mümkün değildi.  

En kötü şartlarda bu zindanlarda geleceği, hayalleri, ümitleri çalınan ve paramparça edilerek cam kırıklarıyla baş başa kalmak ne kötüydü. Kalplerine sürekli cam kırıkları batarken geleceği okumaya çalışan bu insanların gözünden baktığımız dünya çaresizce içimizi burkuyordu. Kaleye yaklaşan gemiler onları bilinmeyen bir yolculuğa hazırlıyordu. Bir insan bir insanı satar mıydı? Beynimizi zonklatan bu soru, zindanları gezerken sürekli beynimizde yankılanıyordu.  

Gemiler kıyıya yanaştığında köleler zindandan çıkarılıp sıraya sokuluyordu. İnsan boyunun üç misli büyüklükteki kale kapısının tamamı açılmıyor alt kısmındaki kedi ya da köpeğin sığacağı kadar büyüklükteki bir delikten köleler dışarı çıkmaya zorlanıyordu. Onurları yerle bir edilen insanları bekleyen hayatın nasıl olduğu bu şekilde zihinlerine kazınmaya çalışılıyordu. 

Ayrıca bir insanlık dışı muamele daha yapılıyordu. Köleler kaleden çıkmadan önce sol göğüslerinin üst kısmına gideceği şehirlerin isimlerinin olduğu ateşte ısıtılmış demir damga basılarak tıpkı bir hayvan gibi mühürleniyor sonra gemiye bindiriliyorlardı. Çıkış kapısının üstünde “Dönüşü Olmayan Kapı” yazıyordu. Artık kaleden çıkanlar için dönüş yoktu. Uzun, upuzun bir yolculuğa çıkıyorlardı. Nereye gittikleri ne yapacakları nasıl hayatlar yaşayacakları belli olmayan hürriyeti gasp edilmiş bu insanlar artık insanca muameleye veda ediyorlardı. 

Hikâyenin Avrupa’da ve Amerika’da devam eden kısmını zaten biliyordum ama burada resmen insanlık tarihinin en büyük trajedilerinden biri yaşanmış ve insanlık arenasının mahşeri vicdanında görülmesi gereken bu davayı, ilgili taraflar habire görmemezlikten gelerek derin bir aymazlık haline devam ediyordu.  Ve hakları gasp edilmiş ve onurları kırılmış bu insanlar iadeyi itibar bekleyen hayatlarının ne zaman karşılık bulacağını bekliyorlardı. 

Kurban bayramı için gittiğimiz Gana’da görkemli Avrupa medeniyetine kurban edilen insanların hayatları hepimizi derinden etkiledi. Cape Coast Kalesinden başkent Akra’ya dönerken araçta çıt çıkmasını buna yorduk. Duyduklarımızı ve gördüklerimizi sindirmeye çalıştığımız aşikârdı. 

Dönüş uçağında geçirdiğimiz altı saat boyunca zihnimizi kurcalayan şey Gana’da özellikle Müslümanların yoğun yaşadığı Kumasi ve Tamale şehirlerinde Vakfımızın yaptığı dini faaliyetleri artarak sürdürülmesi gerekliliğiydi. Müslümanların bıraktığı tüm boşlukları dolduranlar hiç de iyi niyetli doldurmuyorlardı. Bu topraklar yalnız bırakılmamalıydı. Bu insani görev olduğu kadar dini bir görevdi de…

KAYNAH: DiNiHABER.COM / TDV
 

Son Güncelleme: 05.12.2017 12:25
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.