Günümüzde özellikle mezhep meseleleri konuşulurken belki de en çok duyduğumuz “Ehl-i Sünnet” kavramıdır. Ehl-i Sünnet kavramının konuşulduğu kadar istismar edildiği de ayrı bir gerçek olarak gündemimize sık sık gelmektedir.

Peki, nedir Ehl-i Sünnet? Niçin bu kavram kullanılarak istismarlar yapılıyor? İstismar yapanların niyeti ne? Ehl-i sünnet adı altında piyasada gezen Bâtıni ve felsefi düşüncelerin kaynağı nedir?

İsterseniz kısaca değindikten sonra bu kavram kullanılarak insanların nasıl aldatıldığı konusuna gelelim.

Genel olarak Ehl-i Sünnet kavramının Hicrî I. yüzyılın sonunda ortaya çıkmaya başladığı ve 4. yüzyılda teşekkülünü tamamladığı kabul edilir.

Diyanet Ansiklopedisi’nde bu kavram, “Ehl-i Sünnet, Kur’an ve Sünnet’e uyulması gerektiğini kabul edip aklı nakle tâbi kılmakla diğer mezheplere göre isabetli yolu tercih eden ana mezhep” olarak tarif edilmektedir. Bugün dünyadaki Müslümanların neredeyse yüzde 80’i de bu mezhep içinde kabul edilmektedir.

Kısaca “Sünnilik” olarak da bilinen bu grup sünnete bağlılığı ön plana çıkardığı ve cemaat ruhuna çok dikkat çektiği için de "Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat" ismiyle bilinmektedir.

Ehl-i Sünnet aklı vahye tâbi kılıp vahiyle akıl arasında bir denge kurmak, ayrıca kitap, sünnet, icma, kıyas gibi bütün İslami usullere başvurmak suretiyle doğruya ulaşma ihtimalini yükseltmiş ve hemen her konuda mutedil bir çizgide yer alıp aşırı uçlardan uzak kalmayı başarmıştır. Ehl-i Sünnet’in İslâm ilimlerinin kuruluş ve gelişmesine yaptığı katkılar da önemlidir. Nitekim tefsir, hadis, fıkıh, kelâm, siyer gibi temel İslâmî ilimler alanındaki kaynak eserler genellikle Sünnî âlimleri tarafından kaleme alınmıştır.

Bir insanın Ehl-i Sünnet’ten sayılabilmesi için de değişik itikadi ilkeler vazedilmiştir. Bunları genel olarak şöyle özetlemek mümkündür:

“İmanın altı şartına inanmak, kendi imanından hiç şüphe etmemek, Peygamberimizi görmekle şereflenen Sahabenin hepsini çok sevmek, Dört halifeye, Ehl-i Beyt’e ve Peygamber hanımlarına dil uzatmamak, Allah’ın emir ve yasaklarına inanmasına rağmen tembellikle vs. sebeplerle ibadetlerini yapmayanları kâfir bilmemek, Ehl-i kıble olduğunu söyleyenleri tekfir etmemek, açıkça günah işlediği bilinmeyen her imamın arkasında namaz kılmak, Allah’a isyan etmedikleri müddetçe idarecilere isyan etmek, Peygamberimizin (sav) Miraç’ı, hem ruh ve hem bedenle yaptığına inanmak, Cennette mü’minlerin Allah’ı göreceklerine inanmak, Şefaat hakkının yalnızca Allah’ın elinde olduğuna inanmakla beraber Allah’ın müsaade ettiği peygamberler, sahabeler, şehitler ve salih zatların da şefaat edeceğine inanmak ve bz.”

İslam coğrafyasının genişlemesi ile birlikte değişik inanç sistemleri ile karşılaşan Müslümanların onların tesirinde kalarak farklı itikadi sapmalar yaşamaları üzerine Kur’an ve sahih sünnetten çıkarılan bu ilkeler ilk dönemlerde Müslümanları ciddi itikadi sapmalardan korumuştur. Ancak ne kadar hazindir ki, tarihî seyri içinde çok ciddi hizmetler yapan Ehl-i Sünnet’in bu özelliğini bugün aynı oranda muhafaza ettiği söylenemez. Özellikle de eski Yunan filozoflarının eserlerinin tercüme edilmeleri ile bazı felsefi inançlar Müslümanların Ehl-i Sünnet dediğimiz ilkelerden sapmaları neticesini doğurmuştur. Başlangıç döneminde meseleleri Kur’an ve Sünnet’e başvurmak suretiyle çözüme kavuşturmayı ilke edinen Ehl-i Sünnet’in zamanla bu hassasiyetini kaybederek taklide yöneldiğini ve artık meselelerin çözümünde Kur’an ve sahih Sünnet’ten çözüm aramayı terk ederek bu iki kaynağın yerine başka kaynakları koyduğu bilinmektedir. Hatta bazen o kadar ileri gidilmiştir ki; Kur’an ve Sünnet’e başvurmak caiz bile görülmemeye başlanmış ve bazı âlimlerin görüşleri mutlak olarak kabul edilmiştir.

Günümüzde ise Ehl-i Sünnet inancı neredeyse tamamıyla “Vahdet-i Vücut” felsefesinin tesirinde kalarak adı “Ehl-i Sünnet” olmasına rağmen öz itibariyle Ehl-i Sünnet’le alakası kalmayan bir sürü yanlış itikat ortaya çıkmıştır. Mezhep taassubunun alabildiğine ön plana çıkarıldığı bu atmosferde meseleleri Kur’an ve sahih sünnetle test etmek isteyenler ise Necip Fazıl’ın değimiyle bu taassubun yakıcı kollarına yakalanan “Ham softa, kaba yobaz” tipler tarafından “Mezhepsizlik” olarak suçlanmış ve farkına varılmadan Kur’an ve Sünnet’in yerine bazı mezhepler ya da imamların görüşleri konulmuştur.

Bazıları ise Ehl-i Sünnet adı altında ne kadar Bâtıni, felsefi sapık inanç varsa milletimize yutturmaya çalışmaktadır. Bu çerçevede kimileri şeyhlerini (hâşâ) Allah’ın ete kemiğe büründürülmüş hali olarak lanse ederken, kimileri müritlerini kibrit kutularına koyup cennete götürmekte, kimileri de (hâşâ) peygamberi Allah (cc) ile eşitlemekte, kimileri de şeyhlerini Peygamberlerden üstün tutmaktadırlar. Ehl-i Sünnet’i sakal, sarık ve cübbeye indiren bazıları ise daha da ileri giderek Sahabeye peygamberin sidiğini ve kanını içirmekte ve hatta Kur’an’ın bazı bölümlerinin “keçiler tarafından yenildiğini” ve bugünkü Kur’an’da bu bölümlerin olmadığını iddia etme ahmaklığını yaşamaktadırlar. Hatta daha da ahlaksızlaşarak eşiyle sevişen kadın müritlerine sevişme sırasında, “şeyhi hayal edin, çocuğunuz ahlaklı olsun” gibi sapıklıklar tavsiye etmektedirler. Secde anında şeyhini hayal ettirenleri de unutmamak gerekir.

Tarih içinde Ehl-i Sünnet’in temel inançlarını görmezden gelen bazı tarikat ve tasavvuf ehlinin sapık inançları sebebiyle idam edildikleri de bilinmektedir. Bunların tipik ortak özellikleri Ehl-i Sünnet muhafızlığını yaptığını söylemelerine rağmen Ehl-i Sünnet’e ters olan Bâtıni itikatlar içeren vahdet-i vücut felsefesine göbekten bağlı olmalarıdır.

Mesela, gerçek Ehl-i Sünnet itikadını savunan âlimler, felsefi tasavvufun kurucusu Sühreverdi'yi şeraite karşı görüşleri sebebiyle idam ettirmiştir. Gaybı bildiğini iddia eden Hamedani'nin derisini yüzüp, cesedini yakmıştır. Yine Cüneyd Bağdadî ve Haris Muhasibî gibi sûfîler Ehl-i Sünnete aykırı davrandıkları için zamanın âlimleri tarafından çok ağır suçlamalara muhatap olmuş ve hatta Cüneyd-i Bağdadî ile birlikte onlarca sûfî idam cezasına çarptırılmış, ancak daha sonra affedilmişlerdir.

Ehl-i Sünnet yolundan giden İslam fakihleri, müçtehit imamlar, hadisçiler zamanının sofîlerine katiyen yüz vermemişlerdir. Mesela Hanbelî mezhebinin imamı Ahmed b. Hanbel, kitaplarının içi bidat ve dalaletle dolu Haris Muhasibi’nin cenaze namazını bile kılmamıştır.

Hallaç ve İbn’ül-Ata İslam’dan çıktıkları ve mürtet oldukları için Ehl-i Sünnet alimleri tarafından idam edilmişlerdir. Bayezid-i Bistamî birkaç defa sürgün edilmiş, Zünnûn-u Mısrî zındık olduğu gerekçesiyle Kahire’den, Bağdat’a elleri kelepçeli olarak götürülmüş, Ebubekir en-Nablûsî’nin diri diri derisi yüzülmüştür.

Osmanlı’da da Şeyhülislâm Ebüssuûd Efendi gibi Ehl-i Sünnet âlimleri felsefi tasavvufun tesirinde kalarak Bâtıni fikirleri savunan Oğlan Şeyh ve Hamza Bali gibi, pek çok şeyhi idam cezasına çarptırmışlardır. Yine Şeyhülislâm Ebüssuûd Efendi, tayin ettiği bir ulema heyeti tarafından Halvetiyye’nin Gülşeniyye koluna bağlı olan ve “Vâcibü’l-vücûd (Allah) ile mümkinü’l-vücûd (mahlûk) arasında hiçbir fark yoktur. Zat aynıdır, farklılık sadece isimlerdedir. Ulûhiyeti bütün eşyaya isnat etmeyenler kâfir olurlar. Dünyada haram diye bir şey yoktur. Livâta ve zina helâldir; bu fiillerden dolayı şeri ceza gerekmez. Evliyalar peygamberlerden üstündür, vb.” sapık inançlara sahip Şeyh Muhyiddîn-i Karamânî’yi idam ettirmiştir.

Şeyhülislam İbn-i Kemal, Bâtıni ve felsefi düşünceler taşıyan tarikat şeyhi Maşukî’yi idam ettirdiği de bilinmektedir.

Osmanlının en büyük âlimlerinden İmam Birgivî, zamanındaki tarikat ve tasavvuf ehlinin Ehl-i Sünnet çizgisinden uzaklaştığını söyleyerek çok ağır eleştiriler yapmış ve bu tür tarikatlara karşı “Tarikat-ı Muhammediye” isimli kitap kaleme almıştır. İmam Birgivî ayrıca sûfîlerin raks ve deveranlarını caiz görmemiş ve İslâm inancını zedeleyen bidatlerin çoğunun onlar tarafından ihdas edildiğini söylemiştir.

Şeyhülislam Sadi Çelebi (1534) Vahdeti vücut felsefesine ilk karşı çıkan şeyhülislamdır. Şeyhülislam Çivizâde de İbn Arabî’yi “Hatem-i Evliyâ, Hâtem-i Rusulden efdaldir.”, “Firavun mü’min olarak ölmüştür.” gibi İslam dışı görüşleri sebebiyle kâfir ilan etmiştir.

Hatta bu hususta “İbn-i Arabi’nin eseri Fusus-ı Hikem’i okuyan, onun manasını bilip, ona inansa zındık olur, tövbe etse bile idam edilir.” şeklinde fetva vermiştir. Şeyhülislam Çivizâde, yine felsefi tasavvuf erbabı ve Bâtıni fikirler taşıyan Şeyh İbrahim Gülşenî, İbnu’l-Fârız ve Molla Hüdâvendigâr hakkında da benzer fetvalar vererek bunların Ehl-i Sünnet itikadından uzak olduklarını söylemiştir.

Büyük fıkıh alimi ve “Mülteka’l-ebhur” yazarı İbrahim b. Muhammed el-Halebî de, başta Muhyiddîn-i Arabî olmak üzere, felsefi tasavvufun tesirinde kalarak Batıni fikirler ileri süren tarikatçılara karşı çok sert bir tavır takınmıştır.

Şeyhülislâm Ârif Hikmet Bey da, Bâtıni fikirlerinden dolayı Şeyh Bedreddin’in “Vâridât” adlı eserini bulduğu yerde ucuz pahalı demeyip satın alıp yakarak, imha etmiştir.

Bu tür örnekleri alabildiğine çoğaltmak mümkündür. Zira gerçek Ehl-i Sünnet âlimleri İslam’ın içine sokulmak istenen Batıni ve felsefi kaynaklı sapık fikirlerle hep mücadele etmişlerdir ve bu mücadele günümüzde de bütün şiddetiyle devam etmektedir.

Yukarıdan beri anlatılan gerçekler ışığında günümüzde de Ehl-i sünnet kavramı istismar edilmekte ve bu kavram üzerinden insanlar aldatılmaktadır. Ehl-i Sünnet diyerek piyasaya sürdükleri fikirler yukarıda da onlarca örnekleriyle belirttiğimiz gibi Ehl-i Sünnet inancıyla uzaktan yakından alakası yoktur. Hatta anlattıkları birçok safsataya gerçek Ehl-i Sünnet âlimleri reddiye yazmış ve sapıklıklarını ortaya koymuşlardır.

Ehl-i Sünnet kavramını bugünlerde bir geçim kapısı haline döndürenler de mevcuttur. “Ehl-i Sünnet’in tek ve gerçek yorumu bizim kitaplardakidir.” denilerek insanları aldatıp, Ehl-i Sünnet’e zıt sapık fikirlerle dolu kitap ve kasetler pazarlanmakta ve büyük paralar kazanılmaktadır.

Ehl-i Sünnet itikadının içini boşaltıp kendi sapık görüşleriyle dolduran bu güruh, gerçek Ehl-i sünnet âlimlerinin bunlar hakkındaki beyanlarını ve reddiyelerini Müslümanların nezdinde küçük düşürmek için değişik şeytanlıklar sergilemektedirler. Bu şeytanlıklardan birisi gerçek Ehl-i Sünnet âlimlerine “mezhepsiz, reformist, Vehhabi, naylon müçtehit vb.” suçlamalarla saldırmalarıdır.

Şunu bir kez daha söylüyorum ki; Ehl-i Sünnet inancını istismar eden bu şaklabanların yaptığı şeytanlıklar gerçek Ehli Sünnet inancını savunan âlimlerin çelik yumruğu karşısında kısa zamanda eriyeceklerdir. Müslümanlar, bir sürü Bâtıni ve felsefi sapıklığı Ehl-i sünnet adı altında insanlara yutturmaya çalışan bu şaklaban ve istismarcılara karşı çok dikkat etmek zorundadır. Bunun en güzel vasıtası da Kur’an ve Sünnet ışığında gerçek Ehl-i Sünnet itikadını öğrenmek ve herkese öğretmekten geçiyor.
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.