Kendine vahiy geldiği iddiasıyla kitaplar yazan İskender Evrenesoğlu'na "sahte peygamber" lakabı verilmişti. Evrenesoğlu'nun vefatı ile birlikte medyada yer alan "Sahte Peygamber vefat etti" haberleri üzerine sevenleri, "Allah, kitabında Meleklere, Meryem'e, havarilere, arıya, yere, göğe vahyediyor da Evrenesoğlu'na neden vahyetmesin?" türünden savunmalar içine girdiklerine şahit olduk. 

Aynı savunmanın İsmailağa cemaati başta olmak üzere Adnan Oktar ve kedicikleri, Menzil, Uşşakiler, Süleymancılar, Nurcularca liderleri için sarfettiklerini gördük. 

Bu durumda, "Peygamberlere yapılan vahiy ile Peygamberler dışında diğer varlıklara yapılan vahiy aynı mı, değil mi" sorusu haklı olarak soruluyor.

Sorunun cevabını vermeden önce Peygamber olmayan insanların neden vahiy alma konusunda ısrarcı oldukları üzerinde düşünülmesi gerekiyor.

İddia edildiği ve Kur'an'ın da beyan ettiği gibi tüm varlıklara vahyediyorsa bu vahiy neden tüm insanları değil de tarikatçıların mürşitlerine has kılınıyor?

Allah, Peygamberler dışında kalan varlıklara yaptığı vahiyde ayırdetmeksizin herkese vahyettiğini belirttiği yerde gerçekten bu soru anlamlı bir sorudur.

Yine aynı şekilde Allah, insanlara ulaştıracağı vahyi peygamberlere Cebrail aracılığı ile ulaştırırken kendilerine Allah'ın vahyettiği iddiasından bulunan bu alçakların kendilerini peygamberden de üstün tutup Cebrail olmadan doğrudan Allah'tan vahiy aldıkları iddiası ukalalaktan öte haddi aşmaktır.

Kendine vahiy geldiğini iddia eden özellikle tasavvuf erbabının kendilerini "Meryem, havari, melek, arı, yer ve gök" gibi Kur'an'i kavramlarla eşleştirmeleri vitrine oynamaktan başka bir anlam taşımamaktadır. 

Aynı şahısların "Şeytan, Eşşek, Köpek, Çakal, mayıs beceği, bağırsak solucanı.." gibi varlıklara da Allah'ın vahyettiği göz önüne alındığında bu varlıklarla kendilerini neden eşitlemedikleri ise olayın başka boyutudur.

***

VAHİY KAVRAMI KÜLTÜRE GÖRE ANLAM FARKLILIĞI GÖSTERİR

Genel anlamda Allah'ın insanlarla bağlantıya geçmesini ifade eden vahiy, Allah veya ilâhlık kavramlarına sahip hemen her dinde başlangıç noktasını ve temel doktrinlerin kaynağını oluştur. Kabile dinlerinde vahiy, kabilelerin veya bireylerin ruhlar âlemiyle irtibat kurması esasına dayanır. 

Bu anlamda Hinduizm ve Zerdüştîlik’te vahiy ağırlıklı yer tuttuğu gibi Hint geleneğinde meditasyon, ahlâkî davranış ve nefsi kontrol yoluyla mutlak varlığın bilgisine ulaşma şeklinde yer alır. Hindu ekollerinde (Advayta Vedanta) tıpkı bizdeki tasavvuf inancında olduğu gibi vahye dayanan kutsal metnin yardımı olmadan hakikatin bilgisine gerçek anlamda ulaşılamayacağı kabul edilmektedir.

Sanskritçe’de vahiy karşılığında kullanılan “şruti” (duyulan / duyularak algılanan şey) kelimesi eskiden yaşamış azizlere aktarılan gerçekleri belirtmektedir. Şruti kapsamına giren kutsal kitaplar (Vedalar, Brahmanalar, Aranyakalar ve Upanişadlar) yorumlanabilir ancak asla sorgulanamaz.

Zerdüşt inancına göre bu dinin kurucu peygamberi olan Zerdüşt, hakikat bilgisine ulaşmak arzusuyla uzlete çekildiği sırada bir melek kendisine görünerek onu mi‘raca çıkarmış, burada tanrı Ahura Mazda ile görüşüp ondan yaratılışın hakikatini ve yeni dinin hükümlerini içeren bilgiler almıştır. Gelenekte Zerdüşt’ün ilham ve müşahede yoluyla iki şekilde vahiy aldığı belirtilmektedir. Zerdüştîler’in kutsal kitabı Avesta’nın “Vesna” bölümünde Zerdüşt’ün düşüncesinin, sözlerinin ve yaptığı işlerin baştan başa ilham eseri olduğu kaydedilmektedir (Hacaloğlu, Zerdüşt, s. 132).

PEYGAMBERİ VAHİY, TÜM İNSANLIĞA ÇAĞRIDIR VE BAĞLAYICIDIR

Peygamberlere indirilen vahye iman edenlerin uyması emredilirken peygamber olmayan insan ve hayvan türüne “sezgi, ilham, his, güdü” türünden gelen vahiy, vahyedileni bağlar ve diğer varlıkları bağlamaz.

Peygamberlere gelen vahiy türünden bir ölçü elde olmadıkça insanlara gelen vahyin hak mı batıl mı olduğunun anlaşılması imkansızdır.

Peygamberlere uyulması gereken vahiy dışındaki vahyin Allah’tan mı Şeytandan mı geldiği ya da batıl bir unsurun karışıp karışmadığı ayırdedilemez. Çünkü kovulan Şeytan,

“Bunun üzerine İblis: “Madem ki benim yoldan çıkıp hataya düşmeme ve sapmama izin verdin, ben de gidip senin dosdoğru yolunun üzerinde, onlar için pusu kurup oturacağım.” (Araf Suresi, 16. Ayet) derken vahiy ve Allah’a giden yol üzerinde oturmakla iman edenleri yanıltacağını, kandıracağını, tuzaklar kuracağını, hak ile batılı katıp karıştırıp önce insanları kendine inandırıp hafif dozda batıl katmakla saptıracağını belirtmişken kendine vahiy geldiğini iddia eden kimselerin daha temkinli hareket etmesi en azından susması kendi hayırlarınadır.

PEYGAMBERLERE GELEN VAHİY BENZERSİZDİR

Varlıklara gönderilen vahiy ortak özellikler gösterir, taklid edilebilirken Peygamberlere gönderilen vahiy benzersizdir.

Allah’ın peygamberlere indirdiği vahiy taklidi imkansız ve özeldir.

“Yoksa "Kur’an’ı kendisi uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Eğer doğru söylüyorsanız Allah’tan başka çağırabildiğiniz herkesi yardıma çağırın da, siz de onun gibi uydurulmuş on sûre getirin!" (Hud Suresi, 13. Ayet)

PEYGAMBERLERE GELEN VAHİY MUCİZELERLE DESTEKLENİR

Hz. Muhammed (as) örneğinde olduğu gibi bir peygamber, kendisi taklit edilemez üslup ve içeriğiyle mucize/belge/delil özelliğine sahip kitap ile desteklenebildiği gibi kitap haricinde fiziki şartlara aykırı, insanlığa meydan okurcasına mucize dediğimiz türden olaylarla desteklenirler.

“Şimdi elini koynuna sok, her türlü lekeden arınmış olarak bembeyaz, ışıl ışıl çıkacaktır. Bu da Firavun ve toplumuna göstereceğin dokuz mucizeden biridir. Çünkü Firavun ve çevresi, gerçekten yoldan çıkmış bir toplum haline geldiler." (Neml Suresi, 12. Ayet)

Çarpıtılan keramet ve istidrac kavramları

Tasavvuf ehlinin peygamberlerle yarışırcasına güya kendilerine vahiy / ilham geldiğini ispatlama, mürşitliğini kuvvetlendirme noktasında keramet denen harikulade rivayetlerin tamamı şahidi / ispatı olmayan mübalağa anlatımlardır. Keramet denilen harikulade olaylar ya ustaca bir tasarım, ya müridlerin abartılı dilden dile aktardığı rivayet veya hayatta mümin/kafir ayırt etmeden hafaza meleklerince Allah’ın emriyle gerçekleşen bir yardım/his/sağduyu/keşf...dir.

Bu yardımın herkese yapılacağını bilen tasavvuf erbabı mürşitlerin harikulede olaylarına "keramet" ismini verirken; kafir elinde gerçekleşen harikulade olaylara ise "istidrac" ismini vermekle kendilerine özel bir paye atfetmektedirler.

Oysa işin künhüne bakıldığında nihayetinde Allah mümine de kafire de yardımda bulunmaktadır. Ve bu yardım kimsenin imanına ve bilgisine delalet etmektedir.

PEYGAMBERİ VAHYİ İNKAR HELAK EDİLMEKLE SON BULABİLİR

Peygamberlere gelen vahyi inkarın helak edilmek gibi bir bedeli olabilir. Lakin peygamberler dışında diğer varlıklara gelen vahyin/ilhamın reddedilmesinin karşılığında ilahi bir yaptırım yoktur.

“Vaktiyle biz Nûh’u kendi kavmine resul olarak göndermiştik. Nûh, bin yıldan elli yıl daha az bir süreyle onların arasında kaldı. Sonunda zulümlerini sürdürürlerken onları tûfan yakaladı.” (Ankebut Suresi, 14. Ayet)

PEYGAMBERİ VAHYİ İNKAR KÜFRE GÖTÜRÜR

Peygamberlerin getirdiği vahye tabi olanlar mü’min/Müslüman ismiyle ayrıcalıklı konuma geçip Allah katında taltif edilirken bu vahyin inkarı durumunda kişinin Allah katındaki hali müşrik/kafir/münafık olarak isimlendirilmekle karşılık bulur.

“O size kitapta şunu indirmiştir: Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut onların alaya alındığını işittiğiniz zaman, onlar başka bir söze geçmedikçe kendileriyle beraber oturmayın; aksi takdirde şüphesiz siz de onlar gibi olursunuz. Allah elbette münafıkların ve kâfirlerin tamamını cehennemde bir araya getirecektir.” (Nisa Suresi, 140. Ayet)

Oysa peygamberler dışında söz konusu yapılan vahiy/ilham/sezgide özel bir statü kazanmak ya da kaybetmek yoktur. İslam dini açısından Peygamberlerden sonra ki insanların Allah katındaki konumu, iman etmekten takvaya doğru bir derecelenme iken bu yolda yer alanların hali ancak Allah’ın bilmesiyle kayıtlanır.

Bunun dışında insanlar kendi aralarında “bilenler ve bilmeyenler” olarak sınıflandırılır. Elbette bilenler Allah tarafından övülürken insanlar nezdinde de saygı duyulmak, Kur’an’a uygun hareket ettiği kadarıyla desteklenmekle karşılık bulur. Ama bu saygı asla tasavvuf ehlinin “Allah dostu” tanımı içerisine girip masum kategorisinde bir saygı olmaz.

PEYGAMBERİ VAHİY AKLİ VE NAKLİ DELİLLERLE İSPAT EDİLİR

Peygamberlerin temiz, düzenli, ahlaklı, güvenilir, kuşatıcı halleri inandırıcılıklarına delil olduğu gibi akli ve nakli bilgilerle de kendilerine gelen vahyi savunurlar. Yani vahiy aldığını söyleyen peygamber bunu sahiplenir. Bunun Allah’tan olduğuna dair sunabildiği tüm delilleri ortaya koyar.

Peygamberler dışında vahiy/ilham aldığı iddiasında olanların kendilerine gelen vahyi savunmak gibi bir gailesinin olmaması sahip oldukları bilginin peygamberi bir bilgiye ait olmadığını göstermekte ayrı bir delildir. Kendilerinden özel bir hizmet beklenmemesine rağmen kendilerine vahiy geldiği iddiasında olanların bir şarlatan olduğu vakıadır.

Peygambere tabiiyyet ve İslam’ı tebliğde bir insanın özel vahiylere/ilhamlara zaten ihtiyacının olmayacağı bir açıktır. 

Müslüman dinini öğrenmek, yaşamak ve aktarmakla görevlidir. Peygamberi vahiy dışında insanlara geldiği iddia edilen vahyin/ilhamın herkese gelmesi mümkünken tasavvuf ehlinin kendilerine vahiy geldiği / gelebileceği iddiası reklam ve pazarlamadan ibaret bir iddiadır. Çünkü tasavvuf erbabının cehaletine bakıldığında kirli niyetlerini bu tür sözlerle kamufle etme amaçlarının olduğu hemen anlaşılır.

PEYGAMBERİ VAHİY GAYBİ BİLGİLERİ İÇERİR

Peygamberler kendilerine nazil olan ayetler muvacehesince cennet, cehennem, insanın yaratılışı, melek, cin… gibi gaybi konularda bilgiler verirler. Peygamberliklerinin iman edenlerce tastik edilmesi sonrasında bu bilgiler iman edenlerce değer ifade eder.

Oysa peygamberlerin dışında vahiy iddiasında bulunanların gaybi bilgileri iman edenlerce kabul edilmez ve inandırıcı bulunmaz. İmamı Rabbani, Şahı Nakşıbendi, Abdülkadir Geylani, Said Nursi, Evrenesoğlu, Mahmut Ustaosmanoğlu, Menzil'in şeyhleri, Süleymancıların beygircisi Alihan Kuriş gibi tasavvuf erbabının gaybe dair verdiği bilgiler kendi içinde veya kendi yaşantılarıyla çelişik yanlı, mürid sayısını arttırmaya yönelik, inandırıcılıktan uzak bilgilerdir.

Örneğin İmamı Rabbani arşı alada gezindiğini iddia eder. Ve orada Peygamberimiz, sahabe, aşerei mübeşşere, mezhep imamları, tasavvuf büyükleri, kendi ve müridlerinin makamlarından söz eder ki tamamıyla bu dizilim bir yalandır. Tarihi bilgilere uygun olarak yapmış olduğu bu sıralama saftadan başka bir şey değildir. Daha mahşer / mizan kurulmamış kimsenin cennetlik ve cehennemlik olduğu belirlenmişken bu şekilde bir iddia, Allah'ın hükmüne ortaklıkla hüküm vermedir, kafirliktir.

PEYGAMBER MELEK İLE DOĞRUDAN İLETİŞİME GEÇER

Tasavvuf ehli ve tasavvufun etkisinde kalan İbni Sina, İbni Haldun, Muhammed Abduh, Reşid Rıza, Fazlurrahman gibi kalem sahipleri Peygamberlerin Cebrail (as) ile görüşmesinin ruhi bir yükselme sonucu, nurlanma süreci ile zihnen/kalben gerçekleşen bir iletişim biçimi olduğunu söylerler.

Buradan hareketle tasavvuf erbabı Hind fakirlerinin yaptığı gibi nefsi bazı istekleri frenlemekle seyrü sülukun gerçekleşeceği, menzil alınacağı inancıyla nefis terbiyesi metotları geliştirmişlerdir.

Bu görüşlerin tamamı Kur’an’a aykırıdır. Nefsin arzularını gemlemek menzil almak için yeterli olmadığı gibi Allah’ın helallerini kendi nefsine haram kılmak Allah’a ibadet olmaktan öte Allah’a baş kaldırıdır.

"Ruhi yükselme, nurlanma sonucunda meleklerle görüşme” iddiası şu ayetle çelişir;

“Seni hidayetten habersiz bir halde bulup da hidayete iletmedi mi?” (Duha Suresi, 7. Ayet) ayeti, peygamberin kendisinin hidayet yolunda olmadığını ama Cebrail ile görüştüğünü yani meleklerle görüşmek için nurlanma veya hak yolda sebat etmekle mümkün olacağına dair tüm görüşleri ortadan kaldırır. Yine aynı şekilde bir kıptiyi öldürmüş halde Firavun'dan kaçan katil(!) vasfı içinde olan Hz. Musa vahye muhatap olurken hangi nurlu yolda sebat etmiş olabilirdi?

Cebrail (as) ile görüşmek nefis tezkiyesi ile değil Allah’ın muradı ile gerçekleşen bir süreçtir.

“Biz senden önceki çağlarda da, kendilerine vahyettiğimiz adamlardan başka kimseyi göndermedik.” (Nahl Suresi, 43. Ayet) Ayetteki adamlar kelimesini, erkekler/ölümlüler/elçiler şeklinde tercüme edenler olmuşsa da asıl ayette dikkat çeken konu herhangi bir vasıf belirtilmeden Allah’ın elçilerini insanlar arasından seçmesidir.

Yani ayet, nefis mertebelerinde yükselen insanlardan peygamber seçildiği iddiasını boşa çıkarmaktadır.

Peygamberler meleklerle özel de Cebrail ile bir şekilde görüşmektedir. Ve bu görüşme gaybi bir konudur. Ne yorum yapılsa boştur.

PEYGAMBERİ VAHİY, HİKMETLE DESTEKLENİR

Hikmet, doğru hüküm verme yeteneğidir. Bu da öyle tasavvuf erbabının nefis tezkiyesi, seyrü süluku ile değil Kur’an’a tabiiyyetle mümkündür.

“O, tercihini doğru yapana hikmeti verir. Kime hikmet verilirse, ona çokça iyilik yapılmış olur. Bu bilgiyi sağlam duruşlu olanlardan başkası elde edemez.” (Bakara 2/269)

Şia’nın karşısında siyasi bir kanat olarak ortaya çıkan Ehli Sünnet isimli görüş, hikmeti peygamberimize tabi olma anlamında hadislere teslimiyet olarak açıklar. Lakin ayet hadislere tabi olmaktan öte “hikmet verilmesini” “doğru tercih yapma istidadı” olarak herkese şamil kılmaktadır.

Peygamberin hikmetli olması da;

“De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri yanımda da demiyorum, gaibi bilirim, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, yalnız bana vahyedilen şeye uymadayım. De ki: Körle gözü açık kişi bir olur mu hiç? Ne diye hala düşünmezsiniz?” (En’am Suresi, 50. Ayet) ayetince vahye tabi olması nedeniyle bolca doğru iş yapması ve sonuçta hikmet denen melekeye, doğru yapması oranında sahip olmasıdır.

Günümüzde bize ulaşan hadisler doğrudan peygamberimizden nakille gelmeyip rivayet edilen kültürün unsurlarını taşıdığı, Kur’an’a aykırı içeriklere sahip olunması nedeniyle tabi olanı hikmete ulaştırması imkansızdır.

Müslüman peygambere imanla ona tabi olur ve O’nu ve getirdiği tebliği tasdik eder. Bu Allah’ın bir emri ve imanın gereğidir. Lakin asla ve asla hadisler Allah’ın tabi olunmasını emrettiği peygambere eşitlenemez.

Kur’an’a, Allah’ın kevni ayetlerine aykırı hadisler bırakın hikmeti, iman edeni dinden bile edecek içeriklerle bize nakledilmiştir.

PEYGAMBERİ VAHİY, PEYGAMBERE UYANIK İKEN GELİR

Allah’ın mü’min kullarına tabi olmasını emrettiği peygamberi vahiy, rüya/keşf/ilham/sezgi şeklinde değil daima peygamberlere uyanık oldukları halde ve Allah’tan bir vahiy olduğu ikazı ile gelmiştir.

Hz. İbrahim’in rüyasında gördüğü kurban etme fiilini vahiy sanıp gerçekte oğlunu kurban etmeye kalkması sonrasında teslimiyeti övülmekle birlikte kesme fiilinden menedilmektedir.

PEYGAMBERLERE GELEN VAHİYLER BİRBİRİNİ TASDİK EDİCİDİR

Her peygamber kendinden önceki peygamberleri tasdik/yeni hüküm getirme/insanların yüklerini hafifletme gibi yönlerden birbirlerini tamamlar şekilde tebliğini gerçekleştirir.

“Geçmişte vahyedilenlerden bu güne ulaşan, doğru haberleri doğrulayıcı olarak, bu kitabı sana parça parça indiren O'dur. Tevrat'ı ve İncil'i de O toplu halde indirmişti.” (Ali İmran Suresi, 3. Ayet)

Peygamberler dışında kendisine vahiy indirildiğini iddia eden kimselerin kimi ve neyi tasdik ettikleri ise belirsizdir. Elbette Allah, Meryem’e, Meleklere, Havarilere, arıya, yere, göğe ve tüm varlıklara vahyeder. Lakin bu vahiy kendi istidatlarınca hareket etme ve Allah’a görevlerini ifa ile ilgili olup şahısların kendisi ile sınırlı bir vahiydir.

Allah’tan varlıklara gönderilen vahiy, tebliğ amaçlı veya herhangi bir kitabı tastik edici özellikte değildir.

Bu nedenle Kur’an’a uygun bir şekilde insanın kalbine/zihnine doğan bilgilerden dolayı birilerinin “bunlar bana yazdırıldı/ben bunu kendimden yazmadım” şeklinde ifadeleri riyakarlıktır. Kendini ağırdan satma adına kibrin bir ürünüdür. 

Sözün özü şu ki, asıl vahiy bir melek aracılığı ile Peygamberlere gönderilen vahiydir. Peygamberler dışındaki varlıklara gönderilen vahiy, o varlığın o an ki fiil/düşünce/duygu faaliyeti içinde kendisine sunulan fikirler/güdüler toplamıdır. 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Safa 2019-11-29 22:54:56

bir müslüman önce inandığı kuranı tanımadan hiç kimsenin peşine düşmemeli, beynini kiraya vermemelidir. her sarıklı ve sakallıyı allame sanmamalı. şu ifadeyi çok duyuyoruz: efendim bu kadar islam alimi var onlar bilmiyor da filanca mı biliyor. birkaç konu hariç çağının tüm alimleri asla ittifak etmemişlerdir, illaki farklı düşünenler olmuştur. birde şaşırdığım alimlerin görüşünü ve uydurma rivayetleri canla başla savunanların kuran ayetlerini hiç umursamadıkları hatta gündemlerine bile almamaları düşündürücüdür.

Avatar
pirifani 2019-11-29 18:40:50

son iki yuzyilda boyle olaganustu yollarla alindigi yazildigi idda edilen kitaplarin sayisi binleri tarih boyunca yaazilanlar ise onbinleri bulmaktadir.ama bir teki bile kuranin meydan okumasina karsilik verememistir. merak edenler icin birkac ornek urantia book,bilgi kitabi,oahspe,mormon kitabi,book of knowledge,stanzas of dzyan, ve daha niceleri merak edanlar google lasin.

Avatar
Araf 175 okuyun. 2019-12-01 16:02:07

Kendinizce yorum yapıyorsunuz. Peygamberi vahiy diye bir kavram ihdas ediyorsunuz. Bu ayrım zaten zaten yapılmış. Vahyi metluv- gayri metluv şeklinde. Allah dilediği ile konuşur bunu vahiyle yapar. Ama şeriat hükmü içeren yani herkesi bağlayan tilavet vahyini sadece peygamberlere yapar.peygamberler dışındaki kişilere de ayet verebilir araf 175 de olduğu gibi. nitekim buraki kişi sonradan şeytana tabi olan bir kişdir.
Onlara, âyetlerimizi verdiğimiz kimsenin haberini oku. Sonra o, ondan (âyetlerden) ayrıldı, artık şeytan onu kendisine tâbî kıldı. Ve böylece o zarar görenlerden oldu.ARAF175