Lekesiz, "Osmanlıyı doğurmakla birlikte yıkılışına neden olan düşünce: Vahdet-i Vücud..."

Ömer Lekesiz bu gün Yeni Şafak'taki yazısında "vahdet-i vücut"u sorgularken tarikatçıların ruh haline biraz da olsa değindi. Ömer Lekesiz ne derece haberdardır bilemiyoruz ama artık tasavvufun İslam ile alakası olmadığını az daha incelediği takdirde anlayacağı ümidindeyiz.

Lekesiz, "Osmanlıyı doğurmakla birlikte yıkılışına neden olan düşünce: Vahdet-i Vücud..."

Ömer Lekesiz bu gün Yeni Şafak'taki yazısında "vahdet-i vücut"u sorgularken tarikatçıların ruh haline biraz da olsa değindi. Ömer Lekesiz ne derece haberdardır bilemiyoruz ama artık tasavvufun İslam ile alakası olmadığını az daha incelediği takdirde anlayacağı ümidindeyiz.

15 Mart 2019 Cuma 22:27
Lekesiz, "Osmanlıyı doğurmakla birlikte yıkılışına neden olan düşünce: Vahdet-i Vücud..."
banner310

Adminin Notu: Çektiğimiz bu manşete kadar tarikatçıların Ömer Lekesiz'in ağdalı bir dil ile yazdığı bu yazıyı anlamayıp suskun kalacaklarını biliyoruz.

Lekesiz'in örnek verdiği şekliyle kendisine cevap verecek ilmi kapasitede birilerinin tarikatçıların içinde olmadığını bilerek her zaman olduğu gibi salya sümük sosyal medyadan saldıracaklarını da biliyoruz.

Lekesiz belki bir anektod olarak bu örneği verdi. Lakin tasavvufun kurulduğu günden bugüne kaynak eser olacak tek bir eserinin dahi olmaması alim yetiştirmede uygun iklim oluşturmadığının en büyük delili.

Lekesiz'i bir kaç konuda tashih etmek gerekiyor: 1) Hakikat arayışında birilerine perde falan açılmayacağını Allah kitabında "insana çalıştığı kadarı vardır" ayetince kayıtlar. Bunun ötesi lütuftur. Lakin gerek insanın ulaştığı ilim gerekse Rahman'ın rızası sonrası ilim sahibine lutfettiği hikmet Kur'an'a muvafıktır. Tasavvuf'un hakikat arayışında ölçü Kur'an olmayıp daha öncenin masalları mesabesinde tasavvufi eserlerdir. Hal bu minvalde olunca İmamı Rabbani'de olduğu gibi kendinden önceki İbni Arabi gibi hissi hareket sahiplerinin eserini kendince açıp uydurmaktan öte geçmediğini görüyoruz. Yani tasavvuf yalanlar üzerine kurulu yeni yalanlar manzumesidir. Lekesiz az düşünecek olursa tasavvufta hatırı sayılır tüm mürşitlerin eserlerinin Kur'an'dan kopuk kendi uydurdukları birer dini yaşadıklarını görecektir. Olayın diğer boyutuda şu ki hakikat deyip ortaya veri koyan bu tasavvuf alimlerinin gaybten verdiği haberlere kim neden inansın. Vahiyle desteklenmediklerine göre yalan söylemediklerini nereden bilelim? 2) Lekesiz'in yanıldığı diğer konu da tasavvuf cephesinden dünyayı değerlendirmesi nedeniyle birilerinin tasavvufa bakıp Allah'ı, peygamberini ve sünneti eleştirdiği yanılsamasıdır. Lekesiz objektif bakacak olursa tasavvufu eleştirenler, tasavvufun beslendiği kaynak, hadis külliyatından hareketle uydurma hadislerden yola çıkarak hadisleri Kur'an'a arzederek yol almalarının daha iyi olacağı hatırlatmasından ibarettir.

Son olarak umarız Ömer Lekesiz yazdığı bu yazının arkasında sağlam durur ve geri adım atmaz. Malum bizim mahalle iki laf eder tepkiyi görünce de etekleri toplayıp kaçmayı pek bir sever. 

***

Okuyucularımızı Ömer Lekesiz'in "Vahdet-i vücûtçuluk neden gereklidir?" yazısıyla baş başa bırakıyoruz:

Aşırı uzaklık kadar aşırı yakınlık da bir perdedir; uzaktaki bir kalemi görmekten perdelendiğimiz kadar, burnumuzun ucuna dayanmış bir kalemi görmekten de perdeleniriz.

Gerçi uzaklık ve yakınlık iki ayrı perde olduklarından, bunlara mahsus perdelenme tarzları da farklılık arz eder.

Örneğin; uzaktakini seçmekte zorlanırken, yakındakini sabitlemekte zorlanırız ve her iki durumda görme potansiyeline bitişik bir görüşsüzlüğe maruz kalırız.

Bu hususu, mürid ile şeyh ilişkisindeki psikolojiye uyguladığımızda, bir müridin bir şeyhe intisabıyla / bağlanmasıyla başlayan sürecin zikrettiğimiz türden bir görüsüzlüğe tabi olduğunu söylememiz gerekir.

Zira bu intisapla birlikte zaten talep edilen seyr-i sülûkun gerçekleşebilmesi için, müridin mevcut görüşlerini (ve dolayısıyla görülerini) terk ederek, ancak şeyhinin (yeniden) dolduracağı şekilde bunlardan kendisini boşaltmış olması gerekir ki, tasavvuf / tarikat dilinde “Şeyhe, gassal önündeki ölü gibi teslim olmak” şeklinde ifade edilen bu boşal(tıl)mışlığın, mürid tarafından metafizik bir gerçeklik olarak benimsenmesi de esastır.

Günümüzdeki algılanışıyla söz konusu gerçekliğin, şeyhçiliğe, tarikat merkezli cemaat taassubuna bitişerek, fanatik karakterli metafizik bir idealizme evrildiği bir vakıdadır.

Mezkur olgunun yapısını tahrip eden bu evrilmeyle birlikte görü(ş)süzlük, görü(ş)den boşalma şeklinde zikrettiğimiz metafizik gerçeklik, idealist yönelimsellik içinde eriyerek, tipik bir tarafgirliğin sebebi ve kaçınılamaz sonucu haline gelmiştir.

Hal böyle olunca, İslam metafiziği olarak tasavvufun (ve tarikatların) doğuşu, gelişme evreleri itibariyle, bu zamandaki ve gelecekteki olumlu etkilerinin tespiti yönünden araştırmalara konu olması da güçleşmektedir.

Nitekim bu köşede tasavvufla ilgili kimi soruları sormaya başladığımızda, bir tarikat mensubu tepkisini sosyal medyadan şu şekilde iletmişti: “Adam bize sövüyor ama cevap verecek kimsemiz yok. Çünkü biz cevap verebilecek birilerini yetiştiremedik, bu bizim acizyetimizdir.”

Yine, ailemizin Nakşibendi olduğunu belirtme ihtiyacı duyarak Vahdet-i vücûdçuluk hakkında soru sormamız, görüş belirtmemiz, derhal mensubiyetimiz nedeniyle düşmanlığımıza yorulabilmektedir. Bu yoruş karşısında, gerçekleşmiş bir mensubiyetimizin söz konusu olmadığını, hatta bu mensubiyetsizliği, kendi adımıza bir tür tasavvuftan nasipsizlik saydığımızı söylememizin de hiçbir karşılığı yoktur, çünkü hakkımızdaki mezkur iddia kendisinin delili olacak kadar kesinleştirilmiştir.

Söz buraya gelmişken bu bahsi biraz açalım:

Vahdet-i vücûtçuluk, Osmanlı’yı doğuran ancak zamanla, şartların değişmesi nedeniyle kendi zeminindeki kaymanın doğru okunamaması ve dolayısıyla onu üreten (niyet ve) düşünceyle benzer türden bir tedbir üretilememesi yüzünden aynı zamanda Osmanlı’yı yıkan bir düşüncedir.

Ancak yine de devlet ya da medeniyet planında yeni (sahih) bir düşünce üretebilmenin yolu, Vahdet-i vücûtçuluğun ölümünü arzulamaktan geçmez. Bilakis, buna tevessül etmek, tahrip edilmiş de olsa tüm şubeleriyle tahakkuk etmiş yetkin bir düşüncenin zeminini tamamen yok etmek olacaktır; zira son tahlilde o zemin İslam’a göre oluşturulmuş, İslam’a ait bir zemindir. Kaldı ki, bozulan şey, bozulduğu yerden tamir edilebileceği gibi, düşen şey de ancak düştüğü yerden yağa kalkabilecektir.

Bu durumda, Vahdet-i vücûdçuluğu önce asli zeminine tevdi ederek, yeni zamana, mevcud şartlara göre yeterlilikleriyle birlikte yetersizliklerini tespit etmek gerekir. Devamında elde edilecek şey, Vahdet-i vücûtçuluk’dan da pay alan ama artık o olmayan yeni bir şey olacaktır.

Diğer bir ifadeyle, Vahdet-i vücûtçuluğun da içe çekilmek suretiyle aşıldığı yeni bir düşünce kendi tayfında salt kendisi olarak somutlaşacaktır, ki bu işlem Vahdet-i vücûdçuluk’la aralarında mesafe varmış izlenimi verdikleri halde, onunla mülemmalı hale gelmiş cemaatleri (Ehl-i sünnet’i) ve tarikatları (ilk başta Nakşıbendiliği) kendiliğinden kapsayacaktır.

Bu mümkün olduğunda, 1-hakimiyet kuran metafizik bir idealizmden, metafizik bir gerçekliğe dönülerek, örneğin yukarıda zikrettiğimiz bağlanma hususundaki ilgili ilişkiler kendi yörüngesine oturturabilecek, 2-daha başta düşünce üretemememin sıkıntısıyla (kabızlık ezasının koşullandırdığı psikolojiyle) tasavvuf cümlesinden Allah’ı, kelamını ve peygamberini sorgulamayı uğraş edinenlerin, uğraşlarındaki isabetsizlik ortaya çıkabilecek ve düşünce üretiminde elzem olan nazariyat / gayret daha belirgin hale gelebilecektir.

Bu perspektifte esas alınacak şey ise, Vahdet-i vücûd’un kavram olarak mahiyetinin tartışılması (deşelenmesi) değildir, Vahdet-i vücutçuluğun ferdleri ve kurumları dönüştürme gücünün geçmişte olduğu gibi bugün de doğru belirlenmesi ve azami isabetle kullanılmasıdır.

O halde, İbnü’l-Arabi’nin “İnsan, gözüyle değil, düşüncesiyle bakmaktan sorumludur” sözünden hareketle, perde bahsini şöyle kapatabiliriz:

Metafizik gerçeklikler olarak perdeler açılabilir şeyler değildir, çünkü, açma çabalarının her biri yeni bir perde oluşturur. Önemli olan perdelere mahsus hakikatleri nihayet sayarak onlarda takılıp kalmamamız ve kalmayanları kötü niyetlilikle suçlamamamızdır.

Son Güncelleme: 16.03.2019 11:51
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Türkoğlu 2019-03-16 11:56:05

ehli sünnet kavramı kur'an dışı dibine kadar uydurma bi kavramdır. en çok diyanet(pardon-hıyanet) cemaatler, tarikatlar, menziller, gavslar, şeyhler cübbeliler, zübbeliler, ihsan-ı şeytanlar, sifiller, tifiller, mamutcuklar, masum zibisi ahalisi,ismailağacılar ve kör cahil kur'an dışı müslümanlar kullanırlar. çünkü bu ehl-i sünnet kavramı üzerinden çıkar sağlamak, halkı sömürmek, paraları cukkalamak, dini istismar etmek, cahil beyinsiz insanların gözüne girmek, beyinleri yıkamak çooooooook kolaydır. i̇şte müslümanları geri bırakan, süründüren, paramparça eden bu kavramdır. Allahım sen türkleri araplaştırmaktan koru (amin)

Avatar
pirifani 2019-03-16 10:30:09

meseleleye biraz daha lekesiz olarak bakacak olursak,tasavvufi mertebelerin islamda yeri olmadigi ancak hint ve uzak dogu dinlerindeki kavramlarla buyuk benzerlik gosterdikleridir.hindistandaki shakralar tasavvuftaki letaiflere,saadhi,nirvana,satori gibi hindu budist ve zen kavramlarinin da vuslat vahdet fena gibi farkli tarikatlarin farkli terim ve az farkli aciklamalrina uydugu. zsesli ve sessiz zikirlerin mantra yoga gibi rabitanin da cesitli meditasyon teknikleriyle birebir uyustugu goruluyor.tesbih denilen boncuk bile basli basina islama ithal edilen bir oyuncaktir,ayrica tasvvuftaki hristiyan zuhd etkisini de unutmayalim.hadid-27 tasavvufcular alahin kendilerinden razi olmasini istiyorlarsa once kendilerinin Allahin indirdigi kitabtan razi olmalari ve onu en yuksek hidayete erdirici oldugunu kabullenmeleri gerekiyor.ayrica kuranin indirilis gayesinin indirildigi toplumdaki sefaat ve yaratiklari vesile edinme inanclarini yikip yerine tevhidi tesis etmek oldugunu bilip anlamalri

Avatar
Enver TAŞTAN 2019-03-16 16:11:50

yorumumun yayınlanmamasının sebebi ne olabilir ki.?

Misafir Avatar
manyak 2019-03-18 09:08:59 @Enver TAŞTAN

kesin admini eleştirmişsindir, mutezile ile şia ile alakalı olumsuz şeyler söylemişsindir veya m.islamoğlunu, okuyanı vs. eleştirmişsindir, veya adminin sıkı bir islamoğlucu olduğunu yazmışsındır veya da yukarıdaki kırmızı renkli yazı ve türkoğlunun hezeyanlarının aksine şeyler yazmışsındır.

Beğenmedim! (0)