Ricalu'l gayb (kutup, gavs, abdal...) telakkisinin ortaya çıkışı

İslam'ın tevhit inancı sadece dinin inanç esaslarında değil aynı zamanda oluşturduğu toplum modelinde de kendini bir ve beraber olma şeklinde gösterir. Ne yazık ki dinde yapılan bazı yorumlar Müslümanların birliğini bozmanın ötesinde birbirlerini hasım görmelerine yol açmıştır

Ricalu'l gayb (kutup, gavs, abdal...) telakkisinin ortaya çıkışı

İslam'ın tevhit inancı sadece dinin inanç esaslarında değil aynı zamanda oluşturduğu toplum modelinde de kendini bir ve beraber olma şeklinde gösterir. Ne yazık ki dinde yapılan bazı yorumlar Müslümanların birliğini bozmanın ötesinde birbirlerini hasım görmelerine yol açmıştır

02 Haziran 2020 Salı 00:19
Ricalu'l gayb (kutup, gavs, abdal...) telakkisinin ortaya çıkışı
banner310

DİNİHABERLER.COM / ÖZEL İÇERİK


Bu yazımızda ümmeti birbirine hasım eden yapıların ortaya çıkmasına neden olan Ricalu'l-Gayb konusunu ele alacağız.

Prof. Dr. Ahmet Yıldırım'ın bu değerli çalışmasını özellikle cemaatin önüne lider olarak geçen tüm din görevlilerinin okuması, ezberlemesi ve cemaate anlatması bir görevdir. 

Reklam ve algı operasyonlarından başka hiç bir İslami temeli olmayıp bir kaç tasavvuf erbabının şahsi kanaatleri olarak ortaya çıkan ricalu'l-gayb konusu vehim ve hayallerin abartılmasından başka bir şey değildir. 

Peygamberimizin vefatından 300 sene sonra ortaya atılan bu görüşün dini-ilmi hiçbir dayanağı bulunmamaktadır. Hal bu iken Din Görevlileri şunu bilmelidirler ki Allah'ın Kur'anda mükellef kılmadığı, Resulününde bizden taleb etmediği hiçbir şeyden ahirette insanlar mes'ul değildirler.

Dine sonradan katılan şeyler için "acaba doğruysa" mantığıyla yaklaşmak bidatlere kapı açmaktan başka bir şey değildir. 



Prof. Dr. Ahmet Yıldırım'ın büyük emek verip hazırladığı işte o araştırma ve sonuçları...

Mutasavvıflar velâyeti tasavvuf yolunun aslı ve esası kabul etmişlerdir. Bu bakımdan velâyet makamında bulunan velî, tasavvuf eğitiminin merkezinde kabul edilir.

Zaten tasavvuf, onsuz olamayacağı kabul edilen bir terbiye yoludur.

Velîler sayıları ve sıfatlarına göre çeşitli kısımlara ayrılmaktadırlar. Tasavvuf ehli, bu konuda değişik taksim ve farklı yaklaşımlara sahiptir. Biz burada zahiren dereceleri ve sıfatları bilinen velîler üzerinde değil de, herkes tarafından kolayca tanımadıkları veya gizli olan hakikatlere ve sırlara vakıf oldukları belirtilen ricalu’l-gayb denilen velîler zümresi üzerinde duracağız. Konu hicri VI. asırdan günümüze kadar, ciddi bir şekilde tartışılmış, bundan dolayı da önemini yitirmemiştir. Ayrıca tasavvufî çevrelerde bir inanç olarak canlılığını muhafaza etmesi bir kere daha konu üzerinde durmayı gerekli kılmaktadır.

RİCALU'L-GAYB TELAKKİSİNİN ORTAYA ÇIKIŞI

Gavs, kutup gibi gaybi veli konusu Peygamberimizden 300 sene sonra ortaya çıktı


Tasavvufî düşüncenin en önemli özelliklerinden biri de ricalu’l-gayb anlayışıdır. Bu anlayış III.(IX.) yüzyılda ortaya çıktığı söylenmesine rağmen[1] tasavufî düşüncedeki bazı unsurlarını Hakîm et-Tirmizî (ö.285/898) ve Hallac-ı Mansûr’da (ö.309/921) görenler olduğu gibi hatta İslam öncesinin İrânî, Yeni Eflatuncu ve erken dönem Hristiyanî düşüncelerine kadar da hususiyle götürenler olmuştur.[2] Ancak bu anlayış daha sonraki yüzyıllarda tasavvufun kesin bir nazariyesi haline gelmiş[3], İbn Arabî (ö.638/1240) sonrası tasavvufî düşüncede de gelişmiştir.

Bu inanış bazı sufilerin akıl yürütmeleriyle beslendi (*)

Sûfîler tarafından çeşitli isimlerle anılan bu manevî teşkilat onlara göre velîlerin bir nevi hükümeti gibidir.

Bu teşkilatın başında gavs, kutub, gavs-ı a’zam, kutbu’l-aktâb diye isimlerle anılan bir velî bulunur.

İslam'ın Aslında Olmayıp Sonradan Ortaya Atılan Bu Düşünce Yapısının Ortaya Çıkış Nedenleri:(*)


Bu telakkinin ortaya çıkmasına şu iki anlayışın tesiri olduğunu düşünmek mümkündür:

1- İslâm dininde kainattaki bazı işlerin Allah adına bazı melekler tarafından tedvir edildiği inancı vardır. Ricalu’l-gaybı meydana getiren manevî varlıklara da böyle bir görev yüklenmiştir.

2- İslâm tarihi geleneğinde devlet hakimiyet ve otoritesinin Allah’ın otorite ve hakimiyetini temsil ettiği kabul edilir.[4]

Aynı şekilde onlara göre bu temsil yetkisi alemi manen veya hakikaten idare ettiklerine inanılan ricalu’l-gayba verilmiştir.

Tasavvufi Düşünceyi İslam'a Uyarlamak Yerine İslam, Tasavvufa Uyarlanınca Bid'at ve Hurafelerde Patlama Yaşandı(*)

Düşünce akımları ve sistemler manevileştikçe unsur ve elemanları da manevileşmektedir. İbn Arabî sonrası tasavvufî düşüncede madde yok denecek dereceye indirilmiştir. Dolayısıyla manevî dünyanın idarecilerinin de manevî olması gerekir. Kral ve sultanlar dünyayı idare ederken sûfîler de kendi anlayışlarına uygun olarak kurdukları dünyanın idaresini de kendi cinslerinden olan kişilere devretmişlerdir.[5]

Bu anlayışa göre Allah, dünyanın cismani düzenini sağlamaları için bazı insanların çeşitli görevler üstlenmesini takdir ettiği gibi, alemdeki manevî ve ruhanî düzenin korunması, hayırların temini, kötülüklerin giderilmesi için de sevdiği bazı kullarını görevlendirmiştir.[6]

Ortaya Konulan Bu Gaybi Şahıslar Maalesef Allah Tarafından Onay Almışçasına Sadece Sufilerin Vehminde Bulunuyor(*)

Fakat bunun kesin bir ölçüsü olmadığı için asırlardan beri “zamanın kutbu” “zamanın gavsı” gibi ifadeler kullanılagelmiş olmasına rağmen net bir şahıs üzerinde durmak mümkün olmamıştır.

Her tasavvufî çevre bu makamda kendi etrafındakileri görmek istemiştir. Çoğu zaman da “bunlar kimdir” sorusuna “o bir sırdır” gibi çok yönlü bir cevapla mesele halledilmek istenmiştir. Bu varlıklarla buluşup görüşmek de sübjektif bir olaydır.[7]

Bu Düşünceyi Paylaşanların Çıkmazı ve Akledemedikleri Yön; Bu Düşüncelerinin Olmadığı Dönemlerde Dünyanın Düzeninin Devam Ettiği ve Allah'ın Var Olan Düzeni Devam Ettirmek Adına Her Hangi Bir Ortağa İhtiyacının Olmadığı(*)

Bu nazariyeye göre dünya, bütünlüğünü, görünmeyen ve çeşitli mertebelerde bulunan velîlerin varlığına borçludur. Bu mertebeler merdivenin birbiri ardından gelen basamaklarını, ‘varisler’ (yahud ‘bedel’, çoğulu abdal, evtad, ama’id) oluşturmakta en son basamakta ise çevresinde bütün kainatın döndüğü ‘kutub’ bulunmaktadır. Eğer bu ruhanî yapı olmasa idi, kainat paramparça olurdu.[8]

RİCALU'L-GAYB KAVRAMI

Kur’an ve hadislerde sonradan ihtiva ettiği manada bulunmayan “Ricâlu’l-gayb” kavramının lügat manası “bilinmeyen kişiler” demek olup tasavvufî ıstılah olarak da; a) İnsanlar arasında gözlerden gaip olanlara, b) Mümin salih cinlere c) Bilgilerini ve rızıklarını gaipten elde eden bir grup insana[9] ermiş insanların alemi manen veya hakikaten idare ettiklerine inanılan manevî teşkilat ve veliler hükümetine verilen isimdir.[10]

İbni Arabi Ricalu'l-Gayba Kadınları da Katarken İbni Arabi'den Beslenen Tasavvufçuların Gavs ve Kutup gibi Velilerinin Daima Erkek Olması Dahi Bu Düşüncenin Sakatlığının Ayrı Bir Delilidir(*)

Bu şahıslara ricalu’l-gayb denmesinin sebebi insanların çoğu tarafından bilinmemeleri, tanınmamaları[11], gizli olan hakikatlere, sırlara vakıf olmalarına inanıldığından dolayıdır.[12] Ricalu’l-gaybı altı kısma ayıran Tehânevî (ö.1172/1758) ilham meleklerini de ricale dahil eder.[13] İbn Arabî (ö.638/1240) “rical”i, konuyla ilgili rivâyetlerde ismi geçen peygamberlerin sıfatlarıyla muttasıf olan veliler olduğunu anlamakta[14] rical kelimesinden sadece erkek şahısları anlaşılmasını doğru bulmamakta, ricalu’l-gaybın içerisinde kadınların da bulunduğunu belirtmektedir.[15]

RİCALU'L-GAYB HİYERARŞİSİ VE SAYILARI

Ortaya Konulan Hiyerarşi Tamamıyla Sufilerin Sıhhati veya Sahih Olsa da Anlamı Kur'an ile Çelişen Bilgilerden İbarettir. Ne Kur'an'da Ne de Hadislerde Böyle Bir Hiyerarşinin Varlığına İnanma, İtaat Etme Gibi Emir ve Tavsiye Yoktur. Bu Tür Bir Hiyerarşinin Dünya ve Ahiret Açısından da Kur'an Nazarından Bakıldığında Müslümana Getirisi Bulunmadığı Gibi Kulluğun Ötesinde Lehve'l-Hadis Babından Üzerine Vazife Olmayan İşlerdendir.(*)


Herkes tarafından kolayca tanınmadıkları veya gizli olan hakikatlere ve sırlara vakıf oldukları için ricalu’l-gayb adı verilen[16] bu kişilerin arasında bir hiyerarşi vardır. Ancak her mertebedeki ricâlu’l-gaybın adları, hiyerarşideki yerleri çeşitli kaynaklarda farklı biçimlerde sıralanmıştır. Mesela Hatîb’in (ö.463/1071) Târîhu Bağdâd’ında Kettânî’ye (ö.322/933) atfedilen en eski rivâyetlerin birinde ricalu’l-gayb aşağıdan yukarıya nukabâ, nucebâ, abdal, ahyâr, umed (veya umud) ve gavs diye altı tabaka şeklinde gösterilir.[17]

İbn Arabî bunları nucebâ, nukabâ, abdal, evtâd, imameyn (eimme), ve kutub (aktâb) olarak sıralamış[18], Amülî ise bu hiyerarşinin alt tarafına bir de ümenâyı[19] koymuştur.[20] Goldziher de (ö.1921) ricâlu’l-gaybı on mertebede toplamıştır.[21]

Bu durumda sadece ilk altı tabakayı kabul edenlere göre ricalin adeti; üç yüz elli altı[22], İbn Arabî gibi otuz beş tabakada değerlendirenlere göre ise bu sayı; beş yüz seksen dokuza çıkmaktadır.[23] Bu noktada İbn Arabî ricali sayıları kesin rakamlarla belirli olanlar ve sayılan hiç bir zaman belirlenemeyip azalıp çoğalanlar diye iki kısma ayırmıştır.

Sayıları her zamanda aynı olanlar için otuz yedi isim, sayılan zamana göre değişen ricaller için elli bir isim verir.[24]
Hucvîrî’ye (ö.470/1077) göre ise dört bin kişilik bir veliler topluluğu vardır. Bunlar mektûmdur, yani gizlidir.[25] Hiçbir kimse onları tanımaz, hallerindeki güzelliği de bilmez. (...)

Bu Konuda Yazılan Tüm Eserlerde Konuyla İlgili Hadis Olduğu Alimlerin Bu Konu Hakkında İcmasının Olduğu Yalanları Söylense de Alim Denilen Zatların Tamamı Kendi Tasavvuf Erbabından Sufilerdir. Velev ki Olsun! Tasavvuf Erbabının Ortaya Koyduğu Bu Hiyerarşinin Allah Tarafından Onaylandığı İnancı Dahi Allah'a Bir İftira ve Yol Gösterme Olmakla Münasebetsizliktir. Allah Kur'an'da İnsanoğlu'nun Normalde Şuur Etmesi İmkansız Olan Cinlerden Sözetmektedir. Cinler Hakkında Allah'ın Belirttiği Evsaf Dışında Hiç Kimse Cinler Hakkında Fazla Bilgi Veremezken Allah'ın Yaratılışına Ortak Ricalu'l-Gaybler İhdas Etmenin Çirkinliği Ortadadır.(*)

Bu hususa dair haber ve hadisler nakledilmiştir. Ulu ve Yüce Allah’ın dergahında bulunan ve ehl-i hal ve akd komutan velîlere gelince: Bunların sayısı üç yüzdür. Bunlara ahyâr ismi verilir.[26] Diğer kırk tanesine abdal adı verilir. Sayıları yedi olan velîler topluluğuna ebrâr denilmiştir. Dört tanesine ise evtâd ismi verilmiştir. Diğer üç tanesine de nukabâ denilir. Bir tanesine de kutub ve gavs adı verilmiştir. Bütün bunlar yekdiğerini tanırlar. Yapılacak işler hususunda bazıları diğer bazılarının iznine muhtaç olurlar. Nakledilen haberler bu hususu ifade etmektedir. Bunların sıhhati üzerinde ehl-i sünnetin icmaı vardır.[27] Ancak burada Hucvîrî icmanın nerede olduğunu ve delilini belirtmemektedir. Bu da mücerred, delilsiz bir icma olur mu? sorusunu akla getirmektedir. Bu mertebelerle ilgili olarak daha değişik malumat Mehmed Nuri Şemseddin’e ait olan Miftâhu’’l-Kulûb adlı eserde mevuttur. Müellife göre; yeryüzünde her asırda üçler, yediler, kırklar, yüzler, üç yüzler, yedi yüzler, binler, üç binler, yedi binler, on binler, nihayet bunlardan ayrı yüz yirmi dört bin veliyyullah vardır.[28]

Bunlar hiç eksilmeden kıyamete kadar bulunur.[29] Tasavvufa dair eserlerde bu mertebelerin hususiyet ve teferruatı hakkında mutabakat yoktur.[30] Ayrıca ricâlu’l-gaybın sayıları ve belli bölgelere tahsis edilmesi hususunda da bir birlik yoktur. İbn Teymiyye (ö.728/1328) bu noktada ricâlu’l-gayb hadislerine isabetli tenkidler yapmıştır.[31] Ancak İbn Arabî (ö.638/1240) ricâlu’l-gaybı, sayıları kesin rakamlarla belirli olanlar, sayıları hiçbir zaman belirlenemeyip, azalıp çoğalanlar şeklinde iki kısma ayırmış ve bu mertebelerin isimlerini vermiştir.[32] Sonuçta sayılarla ilgili çelişki ortadan kalkmamış, belirsiz bir hal almıştır.

Bu kelimelerin hiçbiri Kur’an-ı Kerîm’de sonradan tasavvuf geleneğinde ihtiva ettiği mana ile yer almamasına rağmen, bazı hadislerde abdal, budelâ vb. kelimeler geçmekte, hem de bunların nitelikleri, sayıları ve yaşadıkları yerlerden söz edilmektedir.[33]

Ricalu’l-gayb düşüncesinin daha iyi anlaşılması için bu kavramlar üzerinde durmak yerinde olacaktır.

Abdal Kelimesi Tasavvufçulardan Önce Abid, Zahit, Fakih ve Muhaddisler İçin Kullanılmaktaydı(*)

Abdal: Abdal kavramının hicrî III. yüzyıldan itibaren kazanmış olduğu muhteva göz önüne alınarak bu kavrama yüklenen manaları “birbirinin yerine geçenler, diledikleri zaman yerlerine aynı şekil ve görünümde başkasını bedel bırakarak istedikleri yerlere gidenler, Peygamber’e veya kutba vekil olanlar” gibi bazı manalar olduğunu görmek mümkündür. Fakat Arapça’daki bedel ve bedîlin çoğulu olan abdal kelimesinin, tasavvuf kaynaklarında abdalın nitelikleri olarak gösterilen “ubûdiyet, zühd, riyâzet, inziva, kalp temizliği, velîlik” gibi manaları ile hiçbir ilgisi yoktur.[34]
Hakim Tirmizî (ö. 285/898) abdala iki manadan dolayı bu ismin verildiğini söylemiştir:

1- Ricâlu’l-gaybtan biri öldüğünde Allah bir başkasını onun yerine bedel kılar.

2- Onlar kötü ahlak, amel ve inançlarını terk edip, iyileriyle değiştirenlerdir.[35]

Abdal anlayışının ortaya çıktığı sıralarda bu terim âbid ve zâhidlerle birlikte muhaddis[36] ve fakihler[37] için de kullanılmaktaydı. Nitekim itimada en yakın bilinen abdal hadislerini nakleden Ahmed b. Hanbel (ö.241/855) yeryüzünde muhaddislerden başka abdal tanımadığını söylemiştir.[38] İmam Şafiî (ö.204/819) ve İmam Buhârî’nin de (ö.256/870) abdal sözünü beğendikleri kişiler için bir takdir ifadesi olarak kullandıkları rivâyet edilir.[39] Abdullah b. Mubârek (ö.181/796), Haris el-Muhâsibî (ö.243/857), Serrâc (ö.378/988), Kelâbâzî (ö.380/990), Ebû Talib el-Mekkî (ö.386/996), Sulemî (ö.412/1021), Kuşeyrî (ö.465/1073), Hucvîrî (ö.470/1077), Gazzâlî (ö.505/1111) gibi tasavvufun ilk ve en büyük müelliflerinin eserlerinde abdal konusu ya hiç yer almamış veya pek az ilgi görmüştür. Ebû Nuaym’ın (0.430/1039) Hilye’sinde ise sadece hadis olduğu iddia edilen bazı ibareler nakledilmiştir. Ancak abdal telakkisi, çeşitli müelliflerce az çok farklı şekillerde açıklanmış da olsa, bütün tasavvuf zümreleri arasında benimsenmiş ve aynı şekilde değer kazanan ricâlu’l-gayb telakkisi ile bütünleştirilmiştir.[40]

İbn Arabî’nin (0.638/1240) her ne kadar Hilyetu’’l-abdal adlı bir risalesi varsa da[41], bu konudaki geniş bilgi el-Futûhâtu’ l-Mekkiyye adlı eserinde yer almaktadır.[42]

İbn Arabî abdalın sayısının yedi, budelânın ise on iki olduğunu belirtmiştir. Hatta budelânın çoğunlukla ismen abdal ile, sayıca da nukabâ ile karıştırıldığını söylemiştir.[43]

Tasavvufî eserlerde ayrıca abdalın vasıflarından bahsedilmektedir. Ebû Tâlib el-Mekkî’nin naklettiğine göre, Fezâre eş-Şamî’ye abdalın evsafından soruldu. Onları tanıyan Fezâre şu karşılığı verdi: “Onların yemesi, sadece ihtiyaç halinde, uykuları uykunun galip gelmesi durumunda olur; konuşmaları zaruret miktarıdır. Susmaları hikmet, ilimleri kudrettir.”[44] Ebu Muhammed demiştir ki: “Bütün hayırlar, şu dört haslette toplanmıştır: Abdallar da, bu hasletler sayesinde abdal olmuşlardır. Bunlar; karnı aç tutmak, sukût, (ihtiyaç dışında) halktan uzaklaşma ve (ibadet ve taatla) geceleri uykusuz geçirmektir.”[45]   

İbni Arabi'nin Kutup Açıklaması Tam Bir Komedidir. Tasavvufçular Kendileri Dışında Herkesi Akılcı Olmakla Yaftalarken İbni Arabi Dahil Asıl Akılcı Kendileridir. Tasavvufçuların Akıl Yürütme ve Tevilde Sınır Tanımazlar. Hatta Aklın Yetişmediği Yerlerde Rüya ve Hayallerini Yürüterek Suçladıkları Akılcılara Taş Çıkarırlar. (*)

Kutub: Kelime manası değirmenin etrafında döndüğü mil, değirmen iği, eksen v.s. manalarına gelen kutub» kelimesinin çoğulu aktâbtır.[46] Kur’an ve hadislerde geçmez. Fakat İbn Arabî kutbun gizli olduğuna işaret eden bir hadisin mevcut olduğunu, onunda mahşer gününde açıklanacağını söyler.[47] Bahsettiği hadis şudur: “Kıyamet gününde mümin Rabb’ine yaklaşır. Nihayet Rabb’i ona şefkat ve affını indirir de böylece ona günahlarını şöyle ikrar ettirir: Şu günahını biliyor musun? der. Kul: Ey Rabbim, biliyorum, der. Allah da: Ben günahlarını dünyada gizledim. Bugün de ben senin lehine bu günahlarım mağfiret ediyorum, der...”[48] İbn Arabî bu konuda kendisinden evvel hiç bir kimsenin söylemediğini belirterek kutbu şöyle tarif eder: “Bütün hal ve makamları kendisinde asaleten veya niyabeten toplayan ricaldir.”[49] Asaleten, gerçekte tek kutub Rasûlullah’ın (s.a) ruhudur. İnsanlığın doğuşundan kıyamete kadar tüm nebi, rasul ve kutubların yardımcısı Hz. Peygamber’dir.[50]  İbn Arabî’ye göre kutubta şu özellikler bulunur:

İbni Arabi'nin Yaptığı Bu Tanımlar Sufilerin Anlatılarından Çıkarsadığı Bilgilerden Derleme Bir Kutup Tanımıdır: (*)

“Bütün esma-i ilahî ile tahallukan ve tahakkukan sıfatlanmış olarak Abdullah ismini almıştır. Hakk’ın aynası olup ilahî tecellilerin ve sıfatların kendisinde toplandığı kişidir. Vaktin sahibidir. Gayret-i ilahî hazinelerinde muhafaza edildiğinden gizlilik, üzerinde galip bir vasıftır. Hali ubudiyet ve iftikar olup daima Allah’a dua ve niyazda bulunur. Allah’tan duasına icabet olunana kadar istemekte ısrar, onun makamıdır. Ondan keramet zuhur etmez. Daima sebeplere tevessül eder. Kutbiyyet makamının en önemli şartı, huruf-i mukattaa’nın sırrına tam vukufiyettir. Bu sebepten kutbun halleri ile sırlar ehlullahın çok azına açıklanmıştır.”[51]

Kutup Olarak Yapılan Tarif Allah'ın Yaratılış Sıfatına Denk Yeni Tanrılardan Başka Bir Şey Değildir. Bir Mürşit Kutup Diye Bir Varlıktan Hasbelkader Söz Etmiş Gitmiştir. Bunu Gören Diğer Tasavvuf Erbabı Saygı ve Bağlılığın Esas Olduğu Gelenek Dairesinde Aldığı Bilgiyi Yargılamak Yerine O Bilgiyi Geliştirmeyi Marifet Bilmektedir. O Kutup Kelimesinin Altını Üstünü  Bir Şekilde Doldurmanın Telaşındadır. Önemli Olan Yaşantılarının İslam'a Uyarlanması Değil, İslam'ın Kendi Düşünce Dünyalarına Uyarlanmasıdır.(*)

Bu bağlamda Ebu’l-Abbâs et-Ticanî kutbun hakikati ile ilgili olarak şu ilginç şeyleri söyler: “Hakikatte kutubluk bütün ayrıntılarıyla alemin hepsinde Hakk’a hilafeti uzmâdır. Rabbin ilah olduğu her yerde kutub, işlerin idaresi ve Allah’ın uluhiyeti altında olan herkes hakkında hükmün yerine getirilmesidir. (...) Kutupsuz bütün kainat, ruhu olmayan hayaletlerden ibaret olur. Bütün varlıkların ruh ve hayat kazanmaları ancak kutbun onlarda hakim olmasıyla mümkündür. (...) Bütün alem onun sayesinde rahmet görür.”[52] Allah’ın kutba ikramlarından biri de, alemin varlığından önce ve sonrasının bilgisini öğretmesi nihayeti olmayanı bildirmesidir. Bütün varlıkların nizamının kendisiyle kaim olduğu bütün isimleri ona öğretmesidir. Allah’ın bütün sırlarına vakıf kılması, bütün feyizlerini ona vermesi ve ilminin ihata ettiği her şeyi ona bildirmesidir.[53] Hiçbir zamanda kutbu’l-aktâb ile peygamberler arasında bir perde bulunmaz. (...) Hiçbir an ondan gizli kalmaz.[54]

Ümmetin Büyükleri Otamatikmen Bu İnanca Göre Kutup ve Gavstır. Bunlar Dışında Kim Ne Kadar Alim ve Fazıl'da Olsa Tasavvuf Erbabı Olmadıkça Ne Kutup Olabilir Ne de Gavs. Ve Parselledikleri Arş-ı Ala'da Tasavvuf Erbabı Dışındakilerin Makamı ve İsmi Asla Yer Almaz. Dikkat Edilirse Tasavvuf Erbabı Tüm İbadetlerini Dört Mezhebe Göre Eda Ederler. Ama Buna Rağmen Mezhep İmamları Hiçbir Makam ve Mevkide Bulunmamaktadır.(*)

Daha geniş anlamda ele alındığında herhangi bir makamda zamanında şöhret bulup tek kalmış herhangi bir şahsa kutub, bir beldenin adamına o beldenin kutbu veya bir cemaatın şeyhine o cemaatın kutbu denmiştir. Fakat ıstılahı manada kutub ismini sadece bir kişi alır. Bu kişiye aynı zamanda gavs da denir.[55] 0 mukarrebûndandır. Zamanında sûfiyenin efendisidir. Bir kısmı zahiri halifelikle batınî halifeliği kendinde cemetmiştir. Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Hasan, Muaviye, Ömer b. Abdülaziz ve Mütevekkil bunlardandır. Ahmed b. Harun er-Reşîd es-Sebtî ve Ebu Yezîd el-Bistâmî gibi zahirde hükmü olmaksızın sadece batınî hilafet sahipleri de vardır. Zaten kutubların çoğunun zahirde bir hükmü yoktur.[56]

İbn Arabî eserinde bu ümmetten önce gelmiş geçmiş aktabın isimlerini vermektedir.[57] Tasavvufî eserlerde kutub lakabıyla ilk defa Ebu’l-Vefa Irakî’nin (ö.495/1102) anıldığı nakledilir.[58]

Tasavvufçuların Anlayışları Birçok Noktada Putperestlik ve Yunan Çok Tanrılı Dinleriyle Kesişir. İşte Onlardan Biri de İmamlar Konusudur. Burada Sıkıntının Kaynağı, Keşf ve İlham Yoluyla Sahip Olduklarına İnandıkları Bilginin Kur'an ile Tashih Edilmemesindendir. (*)

Eimme veya İmâmân:
Eimme imam kelimesinin çoğuludur. Kutubdan sonra iki imamın varlığı kabul edildiğinden dolayı imaman ve imameyn tabirleri kullanılmıştır. Kutub öldüğünde onun yerine sağdan başlayarak sırayla geçecek olan, biri meleküt alemi, diğeri mülk alemi ile ilgili iki imam vardır.[59] Her devirde ikiden fazla olmaz. Kutbun yerine geçecek olan imam, “Abdürrab” sıfatıyla günahkar mü’minlerin affı için daima ağlar. Diğer imam ise, “Abdülmelik” sıfatıyla Allah’ın rahmetinden kovulmuş olan şeytanî ruhlara karşı kuvvetli bir güce sahiptir.60]

Tasavvufta Kur'an'da belirtilen Yahudilerin Dinde Detaycılık ve Lüzumsuz Bilgilerde Boğulma Hastalığı Had Safhadadır. Aşağıda Verilen Bilgilerin Kur'an ve Sünnetle Hiçbir Alakası Olmadığı Gibi Bunu İslami Görmenin de Ciddiye Alınır Hiçbir Tarafı Yoktur. Tasavvuf Halk Nazarında Güzel Ahlak Olarak Bilindiği İçin Saygı Görürse de Bu Konular Halkın Bilgisi Dışında Olduğu İçin Tepki Çekmememektedir. Bunun Farkında Olanlar Israrla Bu Yanlışlara Karşı Çıkmış Olsa da Tasavvuf Düşmanı Olarak Anılmaktan Kendilerini Kurtaramazlar. (*)

Evtâd:
“Kazık, direk manasına gelen bu kelime ‘veted’ kelimesinin çoğuludur. İbn Arabî’ye göre ricâlu’l-gaybden kabul edilen ve dört kişiden oluşan evtâd, çeşitli ayetlerin[61] işaretinden yola çıkarak dört yöne memur edilen velîler olduğunu belirtmiştir. Evtâdın herbiri; Abdullah, Abdulalim, Abdulkadir, ve Abdulmurîd sıfatlarıyla doğu, batı, kuzey ve güneyin muhafazasıyla görevlidirler. Allah alemi onlarla korur.[62]

Evtâdın herbiri bir peygamberin yani, Hz. Adem, Hz. İbrahim, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’in (a.s) kalbi üzere olup; İsrafil, Mikail, Cebrail ve Azrail’in ruhaniyetinden yardım alır. Evtâddan Hz. Adem’in kalbi üzere olan; rükn-i Şamî’ye, Hz. İbrahim’in kalbi üzerine olan; rükn-i iradiye, Hz. İsa’nın kalbi üzerine olan;  rükn-i yemaniye, Hz. Muhammed’in kalbi üzerine olan da; rükn-i haceri’l-esvede sahiptir.[63]


Nukabâ: Lugatta “bir topluluğun ileri gelen şahsı” manasına gelen ‘nakîb’ kelimesinin çoğuludur. Kur’an ve hadislerde geçmez. İbn Arabî’nin kabul ettiği manaya göre nukabâ, on iki burç adetinde olup, burçlarla ilgili ilimlere vakıf, inzal olmuş şeriatların bilgilerine sahip; insanların kıyafet ve görünümlerinden, onların huylarını ve diğer özelliklerini tespit etme vasfını kazanmış kişilere denir.[64] Curcânî’ye ((ö.812/1400) göre Allah’ın el-bâtın ismi kendilerinde tahakkuk eden nukabâ, üç yüz  kişiden oluşup; a- Emir aleminin hakikatlerine vakıf ulvî nefisler b- Halk alemine ait hakikatlere vakıf süflî nefisler c- İnsanî hakikatlere vakıf vasatî nefislerden oluşan üç gruba ayrılırlar.[65]

Nucebâ: Lugatta “kıymetli, üstün kişi, soylu” manasına gelen necîb kelimesinin çoğuludur. İbn Arabî’ye göre sayılan sekiz olan nucebâ; sekiz ilahî sıfatın ilmine ve keşfen yıldızların ilmine vakıftırlar. Kürsi makamlarıdır.[66] Başka bir yerde nucebâ diğer ümmetlerde yedi tanedir. Muhammed ümmetinde on iki adettir. İbn Arabî’nin burada saydığı on iki isim de ashaptandır.[67]  Curcânî’ye göre kırk kişi olan nucebâ; kulların ağır işleriyle meşgul olup, merhamet ve şefkatleri icabı daima başkalarının hizmetindedirler.[68]

Efrâd: Efrâd “ferdler, eşsiz şahsiyetler” manasına gelen ferd kelimesinin çoğuludur. Kutbun dışında kalan gayb erenleri.[69] Bunların belli sayıları yoktur. 2, 3, 6 veya on olabilir.[70] İbn Arabî (ö.638/1240) hatm-i velâyet anlayışında olduğu gibi bu meseleye de ilm-i bâtın açısından yaklaşmaktadır. Efrâdın batın ilmine sahip bulunduğunu söyledikten sonra ashaptan Hz. Ali’nin, Ebû Hureyre’nin, Abdullah b. Abbâs’ın efrâd içinde yer aldığım da ilave etmektedir.[71] Bu zatlarla ilgili bazı rivâyetleri de delil olarak kullanmaktadır.[72] Bu rivâyetlerin konuya delil olması zor gözükmektedir. Çünkü delalet yönleri farklıdır.[73]

Tasavvuf Erbabının Başta İbni Teymiyye Olmak Üzere Tefsir, Hadis ve Fıkıh Alimlerine Olan Düşmanlıkları Onların Uydurup Din Haline Getirdiği Görüşlerini Cesur Bir Şekilde Ele Alıp Dillendirmelerinden Kaynaklanmaktadır. (*)

Başka kavramlarda kullanılmıştır. Bu kavramlar üzerinde durmayı fazla detay olduğu için gerekli görmüyoruz.
Tasavvufî muhayyilenin zamanla gelişmesi ve başka unsurların da yardımıyla ricâlu’l-gaybın evrenin kozmik işleyişinde etkili olduğu inancı halk arasında yaygındır. Bu yüzden kendilerine metafizik bir hüviyet kazandırılmıştır. Bu hüviyetleri sebebiyle bazı kişiler dışında kimseye görünmedikleri, zaman ve mekân sınırlarını aşarak diledikleri anda diledikleri yerde bulunabilecekleri, insanların ihtiyaçları hususunda Allah’tan ne isteseler geri çevrilmeyeceği ileri sürülmektedir.
Ricâlu’l-gayb anlayışı Kur’an’a uymayan bu gibi özellikleri dolayısıyla bazı alimler tarafından tenkid edilmektedir. Bu noktada İbn Teymiyye (ö.738/1328) ricâlu’l-gayb olduğu söylenen bazı insanlara olağan üstü hüviyet, güç ve yetkiler nisbet etmenin İslam akidesiyle bağdaşamayacağını belirterek şöyle der: “İhtiyaçlarını ricâlu’l-gayba arz edenlerle, Allah’ın rahmetinin önce üç yüzlere, onlardan sırayla yetmişlere, kırklara, yedilere, dörtlere ve nihayet gavsa indiğini zannedenler sapık ve müşriktirler.” [74]

İbn Teymiyye’nin bu anlayışla ilgili genel kanaati şöyledir: “Halkın ve sûfîlerden pek çoğunun dillerinde dolaşıp duran Mekke’de bulunan gavs, dört evtad, yedi kutub, kırk abdal, üç yüz nuceba gibi isimlerin hiç biri Allah’ın kitabında yer almadığı gibi sahih bir senedle bize kadar gelen hadislerde de yoktur.[75] Velilerin adedi, abdal, nukabâ, nucebâ, evtâd, aktâb, dört, yedi, on iki on üç, kırk, yetmiş, üç yüzler ve kutub... gibi Hz. Peygamber’e (s.a) nispet edilen rivâyetlerin hiç biri sahih değildir. Selef -abdal müstesna- bu lafızların hiç birinden bahsetmemişlerdir.[76] Halkın benimsediği ve ümmetin kabul ettiği şeyhlerde böyle şeyler yoktur. Bunlar bazı mutavassıt şeyhlerde görülmektedir. Daha sonra gelenler ise hak ile batılı birbirine karıştırmışlardır.[77]
[78]


Tasavvuftaki bu şekildeki ricalu’l-gayb anlayışı ile İmamiyye Şîa’sınca beklenen mehdinin gözlerden cesediyle devamlı kaybolması ve kıyamete kadar sağ olup, kıyametten önce gelmesi inanışı arasındaki bağ İbn Teymiyye’nin dikkatinden kaçmamıştır. Bu tür bir anlayışın daha çok Hıristiyanların ve aşırı Şiî fırkaların akidelerini yansıttığını belirtmektedir.[79]
İbn Teymiyye’nin (ö.728/1328) bu görüşünü daha açık ve net bir biçiminde İbn Haldûn (ö.808/1405) ortaya koymaktadır. Ona göre hulûl ve vahdet gibi kutub ve abdal telakkisinin de ilk defa Irak sûfîlerinde ortaya çıkmış, sûfîlerin Şiî fırkalardaki imama karşılık kutbu, nukebâya karşılık abdalı benimsemek suretiyle Şîa’yı taklid etmişlerdir.[80] Ancak ricâlu’1-gaybla ilgili kavramların hepsinin sûfiyyeye Şîa’dan geçtiğini söylemek zordur. Çünkü ilk asırdaki bazı sufilerin bu tür kavramları kullanmaları bunun böyle olmadığının açık delilidir.


SUFİLERİN RİCALU'L-GAYBLA İLGİLİ KULLANDIĞI AYETLER

Mutasavvıflar kendi görüş, yaşayış ve düşüncelerini teyit etmek maksadıyla Kur'an ve hadisten deliller aradıkları bilinmektedir. Eğer düşüncelerini teyit için kullandıkları ayet ve hadislerde uygun anlam yoksa, nasları o görüş istikametinde kendilerine has metodlarıyla te’vil ve yorumlamışlar, hatta bu durumları dikkatten kaçmamış ve dinin zâhirinden uzak ve garip olarak nitelendirilmiştir.[1] Bu durum onların ricalu’l-gayb telakkisi için de geçerlidir. Şimdi bu bağlamda ricalu’l-gaybla ilgili kullandıkları naslara göz atalım:

Ayetlerin anlamı gayet açık ve net iken sırf kendi evhamlarını Kur'an ile destekleme adına ayetleri anlamlarından kaydırmak bir Yahudilik özelliğidir. Allah ahirette ne ile mesul tutacağını açık açık belirtmişken ayetlerin anlamını bu şekilde oraya buraya sündürmek Allah'a iftiradır. Birileri adeta kendini Peygamberden üstün görüp Allah'ın Peygamberine bildirmediği şeyin kendilerine vahyedildiğini iddia etmeleri haddi de aşmaktır. Hem bunların bir müslüman için ahirette zarardan başka hiçbir faydası da yoktur. (*)

l- “Arzı döşedik ve oraya sabit dağlar (revâsî) yerleştirdik.”[2] Sulemî ayetle ilgili olarak şu değerlendirmeleri nakleder: Bazı sûfilere göre manası: Arzı serdi, onu zahiren yüksek dağlarla tuttu. Hakikatta arz, mahlukat, dağlar da velîlerdir. Allah velîlerle yaratıklarını tutar, onların bereketiyle belayı defeder. Velîlerin üstünde evtâd, evtâdın üstünde de er-revâsî vardır. Bir felaket zamanında kulların merci’i evtâd, evtâdın merci’i da revâsîdir. Revâsî Allah velîlerinin havassıdır.[3]

2- “O, yeryüzüne sabit dağlar (revâsî) yerleştirdi.”[4] Sulemî, Kasım’a göre revasî, halkı idare eden seçkin velîlerdi. Bu söz bunların umum velîlerin üstünde, onları idare eden kimseler olduklarını gösterir. Bunları sadece kutub idare eder. Kutub bütün evliyanın kıvamıdır. Revâsî kutuptan aşağı olan veliler olduğunu belirtir.[5]

3- “Andolsun ki Allah İsrail oğullarından söz almıştı. Onlardan on iki reis seçip göndermiştik.”[6] Ebûbekir el-Verrâk diyor ki: “Her ümmete ahyâr, budala, evtâd, vs. bulunur. Nitekim Allah “onlardan on iki reis göndermiştik” buyurmuştur. ihtiyaç ve zaruret halinde onlara başvurulur.[7]

4- “Sonra Allah yedi semayı iki günde yarattı. Her semaya kendilerine ait hususları vahyetti. Biz dünya semasını kandillerle donattık. Ve onu koruduk. Bu her şeye galip ve her şeyi bilen Allah’ın takdiridir.”[8] İbn Arabî bu ayetten hareketle; yedi semada bulunan yedi gezegenin kendi yörüngelerinde seyretmeleriyle meydana gelen ulvî ve suflî etkilerle ilgili ilim ve esrarın kalplerine tevdi edildiği yedi şahıs vardır ki, bu semalarda makamları olan peygamberlerin ruhaniyeti ile bunların her birinin ilişkisi vardır. Allah Teâlâ yer yüzünü yedi bölgeye (iklime) ayırmış, mümin kullarından da yedi kişiyi seçmiş ve onlara abdal demiştir. Her bedel için bir iklim vardır. Allah bu iklimi onunla tutar. İbn Arabî daha sonra hangi iklime hangi bedelin indiğini ve hangi ayetleri vird edindikleri verir.[9]

5- “Rabbinin ordularını O’ndan başka kimse bilemez.”[10] Ricâlu’1-gayb Allah dostluğunun gizliliğinden kinayedir. Bu ayetin ifade ettiği budur,denilmiştir.[11]
   
SUFİLERİN RİCALU'L-GAYBLA İLGİLİ KULLANDIĞI HADİSLER

Konuyla ilgili olarak bulduğumuz bütün rivâyetlere yer vermeyeceğiz. Daha çok makbul ve itimada en yakın kabul edilenler üzerinde duracağız.

1- Şurayh b. Ubeyd anlatıyor: Hz. Ali Irak’ta iken yanımda Şam ehlinden bahsedildi ve “Ey müminlerin emiri! Onlara lanet oku” denildi. Hz. Ali: -Hayır! Ben Hz. Peygamber’in (s.a) şöyle buyurduğunu işittim: “Abdallar Şam’da bulunurlar. Onlar kırk kişidirler. Onlardan biri ölürse Allah onun yerine bir başkasını getirir. Onların (duaları) sebebiyle yağmura kavuşulur ve düşmana karşı yardım gelir. Şam ehlinden azap onların (duaları) sebebi ile kaldırılmıştır.”

(Hadis Hz. Ali döneminde başlayan fitnelerle doğrudan ilişkili olarak Şam ve bölgeye yönelik bir kutsallık kılıfı arama gayreti olduğu dikkat çekiyor. Şam ehlinden azap kaldırıldığından söz ediyor. Oysa Kur'an'da hiç bir şekilde bölgesel veya etnik bir cennet vaadi bulunmadığı gibi şu an Şam ve bölgedeki savaş bu hadisle tam bir çelişki arzediyor. (*)


Ahmed b. Hanbel’in Şurayh b. Ubeyd’den rivâyet ettiği hadisi[12] Abdurrezzâk da “Sıffîn savaşında bir kişi: Allahım! Şamlılar’a lanet et, diye beddua edince, Hz. Ali ona şöyle dedi: “Şamlılar’ın hepsine toptan lanet etme.(üç defa tekrar ederek) Çünkü orada abdal vardır” şeklinde Abdullah b. Safvân’dan nakletmiştir.[13] Benzer rivâyeti Taberânî Ali b. Ebî Tâlib’den haber vermiştir.[14] Muhammed b. Hellâl de bu şekliyle hadisi Kerâmetu’l- evliyâ adlı eserinde rivâyet etmiştir.[15] Ziya el-Makdisî bu rivâyetin merfû olmadığını söylemiştir.[16] Heysemî, Ahmed b. Hanbel rivâyetinin isnadı hakkında, ricâlinin Şurayh b. Ubeyd dışında Buhârî ve Muslim’in ricalinden olduğunu belirtmiştir.[17] Ayrıca bu tarıkın Şurayh’ın Hz. Ali ile karşılaşmaması sebebiyle munkatı olduğu söylenmiştir.[18] Suyûtî hadisi hasen kabul etmiştir.[19]  İbn Manzûr da hadisi eserine almıştır.[20] İsnadı problemli olan rivâyete ihtiyatla yaklaşmak gerekir.

Hadis zaten İslam'da menedilen lanet anlayışı ile bağdaşmamaktadır. Allah Resulü zaten kendisinin lanetçi olarak gönderilmediğini beyanla bir müslümanında bir şahsa veya kavme lanet etmesi hadisin isnadı kadar pek akli de görünmüyor. (*)

2- Ebû Saîd el-Hudrî’den, “Ümmetimin abdalları amelleriyle cennete girmeyeceklerdir. Onların cennete girişleri Allah’ın rahmeti, nefislerinin sehaveti ve müslümanların merhametiyle olacaktır.”

Beyhakî  ve Aclûnî’nin[21] Ebû Saîd el-Hudrî’den rivâyet ettiği hadisi Hakîm Tirmizî[22] ve İbn Ebi’d-Dunyâ Hasan Basrî’den “Ümmetimin abdalları ne çok namaz kılmakla ne çok oruç tutmakla ne de çok sadaka vermekle cennete gireceklerdir. Onların cennete girişleri Allah’ın rahmeti, nefislerinin sehaveti ve gönüllerinin selametiyle olacaktır” şekliyle eserlerinde zikretmişler, İbn Ebi’d-Dunyâ’nın eserini tahkik eden muhakkık tarafından isnadının cidden zayıf olduğu belirtilmiş[23] ve Elbânî de aynı kanaate katılmıştır.[24] İsnadı problemli olan rivâyete daha ihtiyatla yaklaşmak gerekir.

3- İbn Mes’ûd’dan, “Ümmetimden kırk kişi Hz. İbrahim’in kalbi üzere bulunur. Onların duaları vesilesiyle Allah yer ehlinden (belâları) defeder. Bunlara abdal denilir. Onlar bu dereceye ne namazları ne oruçları ne de sadakaları sebebiyle ulaşmışlardır. Ashap: “Ne ile ulaştılar bu dereceye? diye sorduklarında, Rasûlullah (s.a): “Cömert olmaları ve müslümanlara nasihat etmeleri sebebiyle” buyurmuştur.

Ebû Nuaym eserine aldığı rivâyeti, ayrıca bu rivâyetin A’meş’in Zeyd’den olan tarikini garip telakki etmekte, kendisi ise Ebü Recâ hadisini naklettiğini belirtmektedir.[25] Hadisi Taberânî de nakletmekte[26], Heysemî, Taberânî’nin hadisi Sâbit b. Ayyâş’tan, o da Ebû Recâ el-Kelbî’den rivâyet ettiğini belirtmekte, bu ikisini de tanımadığını söylemektedir.[27] Zerkeşî, Hanâbile’den Muğnî sahibi İbn Kudâme’den rivâyetin garib olduğu görüşünü nakletmektedir.[28] Aclûnî eserine almakta[29], Elbânî ise “daîfun cidden” hükmünü vermektedir.[30] İsnadı sağlam olmayan rivâyete son derece ihtiyatla yaklaşmak gerekir.

4- Abdullah b. Mes’ûd’dan, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Allah halk içinde kalpleri Hz. Adem’in (a.s) kalbi üzerinde olan üç yüz, Hz. Mûsa’nın kalbi üzerinde olan kırk; Hz. İbrahim’in kalbi üzerinde yedi; Cebrail’in kalbi üzerinde olan beş; Mikail’in kalbi üzerinde üç; İsrafil’in kalbi üzerinde bir kulu vardır. Sonuncusu öldüğünde yerine üçlerden; üçlerden biri öldüğünde beşlerden; beşlerden biri öldüğünde yedilerden; yedilerden biri öldüğünde kırklardan; kırklardan biri öldüğünde üç yüzlerden; üç yüzlerden biri öldüğünde de halktan biri onun yerine geçer. Onların duaları sebebiyle Allah Teâlâ mahlukatı diriltir, öldürür, yağmur yağdırır, bitkileri bitirir ve yeryüzüne gelmesi muhtemel belaları defeder.

İbn Mes’ûd’a; Allah’ın onları sebebiyle diriltmesi ve öldürmesi nasıl mümkün olabilir? diye sorulduğunda cevaben;

Çünkü onlar ümmetlerin çoğalması için Allah’a dua ederler ve bu sebepten dolayı da ümmetler çoğalır. Zulmedenlere beddua ederler. Allah Teâlâ da onların boyunlarını kırar. Yağmur yağması için dua ederler ve yağmur yağar. Bereket için dua ederler. Böylece yeryüzünde onların duaları sebebiyle ekin olur. Dua ederler ve duaları sebebiyle her türlü bela yeryüzünden kalkar.”

Bu hadisi Ebû Nuaym ve İbn Manzûr[31] eserlerinde rivâyet etmişlerdir. İbnu’l-Cevzî Mevdûat’ına, İbn Arrâk ve Aclûnî eserlerine almış[32], Şevkânî ise isnadında bilinmeyen kimseler bulunduğunu söylemiştir.[33] Zehebî, İbn Mes’ûd’a sorulan soru dışındaki bölümü Mîzân’da Osman b. Ammâre’nin tercemesinde rivâyet etmiş ve sonunda şöyle demiştir: “Bu yalanı uyduranı Allah kahretsin.”[34] İbn Hacer de aynı kanaate katılmıştır.[35] Elbânî uydurma olduğuna hükmetmiş[36], Suyûtî de el-Haberu’’d-dâl adlı eserine almıştır.[37] Uydurma olduğu açıktır.

5- İbn Ömer’den, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Her devirde ümmetimin hayırlıları beş yüz kişidir. Abdal kırk kişidir. Abdallardan birisi ölürse Allah onun yerine beş yüzlerden birisini koyar. Beş yüzler ve kırklardan hiçbir eksilme olmaz. Ashap: Ey Allah’ın Rasûlu! Bunların amellerini bize haber verir misin? dediler. Rasûlullah (s.a): “Onlar kendilerine zulmedenleri affederler. Kendilerine kötü davrananlara iyi davranırlar. Allah’ın kendilerine verdiği şeylerde başkalarına pek cömert davranırlar. Buna Allah’ın kitabındaki şu ayet delildir: “0 (takva sahibi ola)nlar bollukta darlıkta Allah için harcarlar, öfke(lerin)i yutkunurlar, insanları affederler. Allah da güzel davrananları sever.”(Al-i İmrân, 3/134)

İbnu’l-Cevzî, Ebû Nuaym[38] ve İbn Manzûr’un[39] eserlerinde rivâyet ettiği hadisin uydurma olduğuna hükmetmiş[40], Elbânî de bu hükme katılmıştır.[41] Şevkânî sahih olmadığını, isnadında bilinmeyen kimselerin bulunduğunu belirtmiştir.[42] Aclûnî[43] ve İbn Arrâk rivâyeti eserlerinde zikretmiş[44], Suyûtî de el-Haberu’d-dâl adlı eserine almıştır.[45] İsnadı uydurma olan rivâyetin metnin de uydurma olduğu açıktır.

6- Ubâde b. Sâmit’ten, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Bu ümmetten abdal otuz kişidir. Hepsinin kalbi Hz. İbrahim’in kalbi üzerinedir. Onlardan biri öldüğünde Allah onun yerine başka birini koyar.”

Bu hadisi Ahmed b. Hanbel bu tarikiyle merfû olarak rivâyet etmiş, ancak Ahmed b. Hanbel hadisin ravilerinden Hasan b. Zekvân’m “munkeru’l-hadîs” olduğunu söylemiştir.[46] İbn Kesîr, Buhârî’nin Hasan’ı sika kabul ettiğini, diğerlerinin onu zayıf kabul ettiklerini, Ahmed b. Hanbel ise Hasan’nın hadislerinin bâtıl olduğunu belirtmiştir.[47] Hakîm Tirmizî rivâyeti Nevâdiru’l-usûl’de[48] ve Muhammed el-Hellâl Kerâmetu’l-evliyâ’sında rivâyet etmiştir.[49] Heysemî bu hadisin ricalinin Abdu’l-vâhid b. Kays dışında sika olduğunu belirtmiş, İclî ve Ebû Zur’a Abdu’l-vahid b. Kays’ı sika, bu ikisinin dışındakiler onu zayıf kabul etmiştir.[50] Zerkeşî hemen hemen aynı görüşlere yer vermiş, burada rivâyet yönünden gevşekliğin gizli olmadığını, ricalinin ihtilaflı olduğunu ve rivâyetin eimme-i cumhura göre hasen olduğu kanaatini belirtmiştir.[51] Suyûtî ise rivâyete sahih demiştir.[52] Elbânî ise tam aksine bu hadise munker demiştir.[53] Derviş el-Hût bu hadisi eserinde zikretmiş ve abdal hadislerinin pek çok tariklerinin bulunduğunu ve hepsinin zayıf olduğunu belirtmiştir.[54] Suyûtî de el-Haberu’’d-dâl adlı eserine almıştır.[55] İsnadı sağlam olmayan rivâyete hasen ve sahîh demek çok zordur. Rivâyete munker demek daha uygun düşmektedir.

7- Ubâde’den, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Ümmetimde abdallar otuz tanedir. Yeryüzü onlar sebebiyle ayaktadır, onlar sebebiyle yağmura mazharsınız, onlar sebebiyle yardıma mazharsınız.”

Ubâde’den rivâyet edilen bu ikinci hadisi Taberânî Amru’l-Bezzâr o da Anbesetu’l-Havvâs’tan nakletmiş, fakat Heysemî “her ikisini de tanımıyorum, diğer ravileri Buhârî ve Müslim’in ricalindendir” demiş[56], Suyûtî rivâyeti sahih kabul etmiştir.[57] Ubâde hadisi hakkında râvisi Hasan b. Zekvân yüzünden Urfa mebusu Safvet Efendi ile İzmirli İsmail Hakkı arasında uzun münakaşalar cereyan etmiştir.[58] Suyûtî de bu hadisi el-Haberu’d-dâl adlı eserine almıştır. Ancak her nedense Suyûtî, Taberânî’de bulunan ikinci tarike yer vermiş, Musned’de bulunan birinci tarik hakkında Heysemî’nin sözünü hem ona isnad etmemiş hem de eksik vermiştir. Değindiği ikinci tarik hakkındaki Heysemî’nin tenkidine ise hiç yer vermemiştir.[59] Isnadı problemli olan rivâyete ihtiyatla yaklaşmak gerekir.

8- Enes’ten, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Yeryüzü Hz. İbrahim gibi kırk kişiden hali kalmayacaktır. Yeryüzünde yaşayanlar onların duaları sebebiyle yağmura ve ilahî yardıma erişirler. Onlardan her ne zaman biri ölürse Allah bir başkasını onun yerine geçirir.”
Hadisi Taberânî’nin Evsat’ında rivâyet etmiş, isnadındaki İshak’ın teferrüd ettiğini (tek kaldığım) söylemiştir.[60] Heysemî de Taberânî’nm Evsat’ında rivâyet ettiğini belirterek isnadının hasen olduğunu söylemiştir.[61] Ayrıca Sulemî Tabâkât’ında nakletmiştir.[62] Ortada teferrüd varken rivâyete hasen demek zordur.

9- Enes’ten, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Abdallar kırk erkek ve kırk kadındır. Erkeklerden her ne zaman biri ölürse Allah bir başkasını onun yerine geçirir. Kadınlardan her ne zaman biri ölürse Allah bir başkasını onun yerine geçirir.”
Rivâyeti Muhammed el-Hellâl[63], Deylemî[64], İbnu’l-Cevzî[65], İbn Arrâk[66], Aclûnî[67] ve Suyûtî[68] eserlerinde rivâyet etmiştir. İbnu’l-Cevzî bu hadisin mevzu olduğunu söylemiştir. Rivâyetin muteber kabul edilen eserlerde değil de daha çok zayıf ve mevzu hadisleri toplayan eserlerde yer alması mevzu olma ihtimalini artırmaktadır.

10- Enes’ten, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Abdallar kırk kişidir. Yirmi ikisi Şam’dadır. On sekizi Irak’tadır. Her ne zaman onlardan biri ölürse bir başkasını onun yerine geçer. Kıyamet anında hepsi ölürler.”
Hakîm Tirmizî’nin[69] hakkında ihtilaf olmadığım söylediği hadisi Muhammed el-Hellâl Kerâmetu’l-evliyâ’sında[70] İbnu’l-Cevzî Mevdûât’ında[71], Aclûnî[72] ve İbn Arrâk eserlerinde zikretmiş[73] Şevkânî mevzu bir nüshadan rivâyet edildiğini belirtmiş[74] ve İbnu’l-Manzûr eserinde[75] rivâyet etmiştir. İbn Adî bu isnadla pek çok rivâyet olduğunu, onları bize İbnu’z-Zubeyr’in rivâyet ettiğini ve munker olduklarını belirtmektedir.[76] Ayrıca Sulemî de Kitâbu’ l-erbaîn fi’ t-tasavvuf adlı eserinde zikretmiştir.[77] Rivâyetin muteber kabul edilen eserlerde değil de daha çok zayıf ve mevzu hadisleri toplayan kaynaklarda yer alması, rivâyetin mevzu olma ihtimalini artırmaktadır.

Ayrıca abdalların sayılan hakkında çeşitli rivâyetler bulunmaktadır. Fudayl b. Fedâle bir rivâyette şöyle der: “Abdallar Şam’dadır. Yirmi beşi Humus’ta, on üçü Dımaşk’ta, ikisi Beysan’da bulunur.”[78] Hasan b. Yahya ise “Dımaşk’ta abdallardan on yedi nefs, Beysan’da dört nefs bulunur.”[79] İbn Şevzeb “Abdallar yetmiş kişidir. Altmışı Şam’da, onu diğer yerlerde bulunurlar.”[80] Ebû Abdullah el-Mağribî ise yerleri hususunda şöyle demektedir: “Abdallar Şam’da, nucebâ Yemen’de, ahyâr Irak’ta bulunur.”[81] Osman b. Atâ’nın babasından yaptığı bir rivâyete göre babası şöyle demiş: Abdal kırk insandır. Ben de kendisine: Kırk erkek değil mi diye sorunca o; “Kırk erkek deme, kırk insan de. Çünkü içlerinde kadınlar da olabilir.”[82] Bu rivâyetler hadis değildir. Bazı zatların sözleridir. Sözler arasında gerek abdalın sayı ve gerekse bulundukları yerler itibariyle çelişkiler mevcuttur.

11- Enes’ten, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Ümmetimin direkleri Yemen’in salihleridir. Şam’da ise abdallardan kırk kişi bulunur. Her ne zaman onlardan biri ölürse Allah bir başkasını onun yerine geçirir. Onlar bu dereceye ne çok namazları ne de oruçlarıyla ulaşmış değillerdir. Fakat onlar bu dereceye nefislerinin cömert, gönüllerinin kötü duygu ve düşüncelerden selamette olmaları ve müslümanlara nasihat etmelerinden dolayı ulaşmışlardır.”
Rivâyete Muhammed el-Hellâl, İbn Manzûr ve Suyûtî[83] eserlerinde yer vermişlerdir. Rivâyetin muteber kabul edilen eserlerde yer almaması, rivâyete son derece ihtiyatla yaklaşmayı gerekli kılmaktadır.

12- Enes’ten, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Ümmetimin abdalları ne çok namaz kılmakla ne çok oruç tutmakla, ne de çok sadaka vermekle cennete gireceklerdir. Onların cennete girişleri Allah’ın rahmeti, nefislerinin sehaveti ve gönüllerinin selametiyle olacaktır.”

İbn Ebi’d-Dunyâ hadisin Hasan Basrî’den olan rivâyetini zikretmiş ve burada muhakkık isnadının cidden zayıf olduğu söylemiş[84] ve Elbânî de aynı kanaata katılmıştır.[85] Suyûtî hadisi el-Haberu’d-dâl adlı eserine almıştır.[86] Benzer rivâyeti Muhammed el-Hellâl Ali b. Talib’ten rivâyet etmiştir.[87] Rivâyetin zayıf olduğu ortadır.
Enes’ten yapılan rivâyetlerin tamamını beş tarikten veren Suyûtî, ancak Taberânî’den olan rivâyete hasen demiştir.[88] İbn Arrâk bu rivâyetlerde sahih bir rivâyet bulunmadığım söylemiş ve isnad yönüyle durumlarım açıklamıştır.[89] 

Suyuti'nin ele aldığı hadisler çoğunlukla mevzudur. Suyuti'nin hadise yaklaşımı ilmilikten uzak daha çok duygusal ve kültüreldir. (*)

13- Şehr b. Hevşeb anlatıyor: “Mısır fethedilince Mısırlılar Şam ehline sövdüler. Bunun üzerinde Avf b. Mâlik kaftanından başını çıkararak şöyle dedi: “Ey Mısır ehli! Şam ehline sövmeyiniz. Çünkü Rasûlullah’ın (s.a) şöyle buyurduğunu işittim: “Onların içlerinde abdallar vardır. Onların sebebiyle yardım olunur, rızıklanırsınız.”
Heysemî Taberânî’nin rivâyet ettiğini belirttiği hadisin isnadında Amr b. Vâkid’in bulunduğunu ulemanın çoğunluğunun onu zayıf kabul ettiğini, Muhammed b. Mubarek es-Sûrî’nin sika kabul ettiğini, Şehr hususunda da ihtilaf ettiklerini, geri kalan ricalin sika olduğunu belirtmektedir.[90] Suyûtî ise rivâyetin hasen olduğunu söylemiştir.[91] İbn Manzûr da haberi eserinde nakletmiştir.[92] Rivâyetin muteber kabul edilen eserlerde yer almaması, rivâyete daha ihtiyatla yaklaşmayı gerekli kılmaktadır. Suyûtî’nin hasen demesi ölçü değildir. Çünkü hadis değerlendirme konusunda Suyûtî’nin  mütesahil olduğu bilinmektedir.

14- Muâz b. Cebel’den, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Şu üç haslet kendisinde bulunan dünyanın ve ehlinin ayakta durduğu abdallardan olur: Kadere rıza, Allah’ın haramlarına karşı sabır ve Allah için kızma.”
Deylemî hadisi Muâz b. Cebel’den rivâyet etmiş[93], Elbânî, isnadındaki Meysere b. Abdirabbih’ın yalancı ve hadis uydurucusu olarak meşhur olduğundan dolayı rivâyeti mevzu kabul etmiştir.[94] Aclûnî, merfû olarak nitelendirdiği rivâyeti abdalın alametlerini zikrederken vermiştir.[95] Rivâyetin muteber kabul edilen eserlerde değil de daha çok zayıf ve mevzu hadisleri toplayan kaynaklarda yer alması, rivâyetin mevzu olma ihtimalini artırmaktadır.

15- Ummu Seleme’den, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Bir halifenin ölümü sırasında ihtilaf olacak. 0 sırada Medine ehlinden bir adam kaçarak Mekke’ye gidecek. Mekke ehlinden bir kısmı ona gelecek ve onu istemediği halde (evinden) çıkaracaklar. Rükn ile Makam arasında ona beyat edecekler. Onlar için (ortadan kaldırmak) Şam’dan bir ordu gönderilecek. Ordu Mekke ile Medine arasında bir yer olan Beyda denilen yerde yere batırılacak. İnsanlar bu (olağanüstü) durumu görünce Şam’ın abdalı ve Irak halkının velîleri ona gelip bey’at ederler...”
Ebû Davûd’un, Ahmed b. Hanbel’in ve Ebû Ya’la’nın[96] Ummu Seleme’den merfû olarak rivâyet ettiği hadisi, Abdurrezzâk Katâde’nin Rasûlullah’tan (s.a) olan merfû rivâyetine yer vermiş[97], Heysemî ise ricâlinin Buhârî ve Muslim’in ricalinden olduğunu belirtmiş[98] İbn Manzûr[99] da eserine almış, fakat sıhhati hakkında bir şey söylememiştir. Suyûtî Mirkâtu’s-Suûd’da “Kütüb-i Sitte’de. Ebû Davûd’un bu rivâyeti dışında abdaldan bahseden hiç bir hadis varid değildir, demiştir.[100] Ebû Davûd şarihi Azimabadî bu tür hadislerin mu’temed olduğunu söylemiştir.[101] Hadisin “insanlar bu (olağanüstü) durumu görünce ona Şam’ın abdali ve Irak halkının velîleri ona gelip beyat ederler...” dışındaki kısmı benzer ifadelerle Muslim’de geçmektedir.[102] Bu son kısım Müslim’in hadisine idraç edilmiş gibidir. Ayrıca İslam tarihinde böyle bir olay olduğu bilinmemekte ve tarihî bakımdan müşkil gözükmektedir.[103] Bundan dolayı rivâyeti son derece ihtiyatla karşılamak gerekir.

(Bu tür hadislerin dönemin fitne ortamı da göz önüne alındığında  Şam, Basra, Kufe, Mekke ve Medine havzasından ibaret bir dünya anlayışıyla  hareket edildiği görülecektir. Oysa bu havzalar dışında Karahanlılarla başlayıp Osmanlılarla devam eden ne fitneler ve savaşlar yapılmıştır. Hem dünyanın en hızlı yayılan dini olarak İslam'ın tüm kıtalarda yaşadığı ve başlayan mücadeleler bu tür hadislerin dünya gerçekleriyle de bağdaşmadığının en açık delilidir. (*)

16-
Ebu’d-Derdâ’dan, “Peygamberler arzın direkleri idi. Peygamberlik kesilince Allah onların yerine ümmet-i Muhammed’den abdal denilen bir grubu koydu. Onlar insanları ne çok namaz kılarak, ne çok oruç tutarak, ne de çok tesbih çekerek geçmişlerdir. Fakat onları öne geçiren husus güzel ahlak, şüpheli hususları terketmedeki  doğrulukları, güzel niyet, bütün müslümanlar için sahip oldukları gönül selameti ve Allah için nasihat gibi ahlakî düsturlardır.”
Hakîm Tirmizî’nin[104] rivâyet ettiği haberi Suyûtî de el-Haberu’d-dâl adlı eserine almıştır.[105] Değişik lafızlarla rivâyeti İbn Ebi’d-Dunyâ rivâyet etmiştir.[106] Mevkuf olan rivâyetin hadis olmadığı açıktır.

Suyûtî el-Haberu’d-dâl adlı eserinde bu konudaki rivâyetlerin hemen hemen hepsine değinerek yaptığı tespite göre; bu husustaki rivâyetler kırk iki râviden gelmektedir. Bu rivâyetlerin; on beşi merfû veya mevkûf olarak sahabeden; üçü mürsel olarak tabiînden; yirmi üçü seleften eser olarak nakledilmiş ve böylece yapılan rivâyet altmışa ulaşmıştır.[107] Dahlan el-Kedirî de Suyûtî gibi Siracu’t-tâlibîn adlı eserinde abdal hadislerine geniş yer vermiştir.[108] Ayrıca yine Suyûtî, abdal ile ilgili rivâyetleri el-Leâli’l-Masnüa’da da ele almıştır.[109]

Ricalu’l-gayb telakkisini benimseyenlerin dayanak olarak kabul ettikleri hadisler, Enes b. Mâlik, Ubâde b. Sâmit, Abdullah b. Ömer, Ali b. Ebî Tâlib, Abdullah b. Mes’ûd, Avf b. Mâlik, Ebü Saîd el-Hudrî, Vâsila b. Eska’, Ummu Seleme, Ebû Hureyre ve Muâz b. Cebel tarikiyla merfu, Ebu’d-Derdâ, Hz. Ömer ve Hz. Ali’den mevkuf olarak ve bir kısmı da eser olarak rivâyet edilmiştir. Nakledilen bu rivâyetlerin hiçbiri, Ebû Davûd’da bir, Ahmed b. Hanbel’in Musned’inde iki rivâyet dışındaki güvenilir hadis kitaplarında yer almamıştır. Musned’deki hadisler isnadlarındaki zayıf ravi bulunmasından dolayı tenkid edilmiştir.

Öteki rivâyetlerin yer aldığı Abdurrezzâk’ın Musannef’i, Bezzâr’m Musned’i, Taberânî’nin Mu’cemleri, İbn Adî’nin el-Kâmil’i, Ebû Nuaym’m Hilye’si, Hakîm Tirmizî’nin Nevâdıru’ l-Usül’u, Darekutnî’nin Kitabu’ l-Ecvâd’ı, Sulemî’nin Sunenu’s-sûfîyye’si, Deylemî’nin Musnedu’l-firdevs’i gibi kitaplar ise güvenilirlik bakımından başlıca beş tabakaya ayrılan kaynakların ancak üçüncü, dördüncü ve beşinci tabakalarında gösterilmiştir.[110]

Ortaya konulan bu bilgiler ışığında rivâyetlere bakıldığında ricalu’l-gaybın sayıları ve yerleri itibariyle, aralarında uyum olmadığı gibi şekil bakımından da farklılıklar bulunmaktadır. Bunun da ötesinde açık bir çelişki söz konusudur. Bu durum ise rivâyetlerin muhteva yönünden tenkit edilmesine zemin hazırlamakta, sıhhatleri üzerinde tartışmalara neden olmaktadır. Bu sebeple rivâyetlerin büyük bir kısmı veya tamamı bazı muhadisler tarafından sened ve metin tenkidine tabi tutulmuş ve rivâyetlerin sıhhat durumları ilgili olarak değişik görüşler ortaya konmuştur.

Ricalu’l-gaybla alakalı hadisler üzerindeki münakaşalar takriben hicri VI. asırdan itibaren başlamış olup günümüze kadar uzanmıştır. Bilinebildiği kadarıyla bu konuda ilk tenkidi yapan İbnu’l-Cevzî’dir (0.597/1201). İbnu’l-Cevzî konu hakkında eserine aldığı bütün rivâyetleri ayrı ayrı incelemiş ve netice itibariyle bu rivâyetlerin mevzû olduğu kanaatine varmıştır.[111]

İbn Teymiyye’nin (0.728/1328) bu husustaki kanaati ise şöyledir: “Velîlerin adedi, abdal, nukabâ, nucebâ, evtâd, aktâb, dörtler, yediler, on ikiler, kırklar, yetmişler, üç yüz on üçler, kutub gibi Hz. Peygamber’e (s.a) nispet edilen rivâyetlerin hiçbiri sahih değildir. Selef -abdal müstesna- bu lafızların hiçbirinden bahsetmemişlerdir. Musned’de “Abdallar kırk kişidir ve Şam’da bulunur” şeklinde Hz. Ali’den yapılan rivâyet munkatı’dır ve sabit değildir.[112] Rasûlullah’tan da (s.a) zayıf bir hadis rivâyet edilmiştir.”[113] Ayrıca Minhâcu’s-sunne adlı eserinde “İçinde velîlerin adedi, abdal, gavs, aktâb gibi benzeri tabirler geçen hadisler hadis ehli tarafından bilindiği gibi yalandır” der.[114]

İbn Teymiyye’nin (ö.728/1328) talebesi İbn Kayyım (ö.751/1350) ise el-Menâru’l-munîf adlı eserinin “uydurma hadisi bilmenin genel kaideleri bölümünde bir kaide olarak da; abdal, aktâb, gavs, nukabâ, nucebâ, ve evtâd ile ilgili hadislerin hepsinin isnadının bâtıl olduğunu belirtmiş, bu hususta sahihe en yakın olan rivâyetin, Ahmed b. Hanbel’in, Şurayh b. Ubeyd’den munkatı’ olarak yaptığı rivâyet olduğunu söylemiştir.[115]

Bu noktada şu tespite değinmek de yerinde olacaktır: İbn Teymiyye ve İbn Kayyim’in bilhassa abdal hadislerine mevzu diyememelerinin sebebi, bu tür hadislerin Ahmed b. Hanbel’in Musned’inde yer almış olmasıdır.[116] Hafız İbn Hacer (ö.852/1448) ise, abdal konusu birçok hadiste varid olmuş, bunlar arasında sahih olanlar olduğu gibi, sahih olmayanlar da vardır. Kutub meselesi bazı eserlerde varid olmuştur. Sûfîler arasında gavs ismiyle vasıflanan kimseler hakkında bir şey sabit değildir, demiştir.[117]

Bu konuda İbnu’s-Salah (ö.643/1245) şöyle demiştir: “Abdal hakkında rivâyet ettiklerimizin en kuvvetlisi, Hz. Ali’nin “Abdal Şam’da bulunur” sözüdür. Udebâ nucebâ, nukabâya gelince bunları bazı tarikat şeyhleri zikretmiştir. Fakat bu konuda hadis sabit olmamıştır.”[118]  İbn Hacer el-Heytemî (0.974/1566) de sûfîyye arasında ıstılahlaşmış anlamda gavs tabirinin hiç bir hadiste varid olmadığını kabul etmiştir.[119]

Sehâvî (0.902/1496), abdal hadislerinin muhtelif lafızlarla çok tariklerinin bulunduğunu ve hepsinin zayıf olduğunu, ancak hadislerin ulema arasında yayılmasından dolayı kuvvet kazandığım söylemiş, konuyla ilgili Nazmu’l-leal fi’ l-kelâm ale’l-abdâl isimli müstakil bir eser telif etmiştir.[120]

Aclûnî (ö.1162/1652), ricâlu’l-gaybla ilgili hadislerin tariklerinin çok olması sebebiyle kuvvet kazandığını ve bunların mevzu olmaması gerektiğini savunmuştur.[121]

Acluni'nin bu şekilde yaklaşımı, insanların bir şeyi dillendirmesiyle Allah'ın da aynı noktada teyit edeceği anlamı taşır ki bu büyük bir çelişkiyi beraberinde getirir. (*)

İbn Ömer Şeybânî abdal hadislerinin Enes ve başkalarından muhtelif lafızlarla çok tariklerinin bulunduğunu ve hepsinin zayıf olduğu söylemiştir.[122] Derviş el-Hût (ö.1276/1859) ise, abdal hadislerinin pek çok tariklerinin bulunduğunu ve hepsinin zayıf olduğunu belirtmiştir.[123]

Kettânî (ö.1346/1927) de bu rivâyetlerin tariklerinin çokluğu nedeniyle manevî mutevatır derecesine çıktığını belirtmiştir.[124] Kettânî’nin bu tavrı şiddetle eleştirilmesi gereken bir tesahül örneğidir. Ebû Davûd şârihi Azimabadî de neye dayandığını belirtmeden bu tür hadislerin mu’temed olduğunu söylemiştir.[125]

Ricâlu’l-gaybla ilgili hadisler üzerinde Urfa Mebusu Şeyh Safvet Efendi ile İzmirli İsmail Hakkı Bey (0.1946) arasında tartışmalar meydana gelmiştir. Şeyh Safvet, İbn Abidîn’in (0.1252/1836) İcâbetu’l-Gavs adlı eserinde Şihâb el-Menînî’nin söylediğini demiştir: “İbnu’l-Cevzî abdal hadislerini ta’n etmiş ve onların mevzu olduğuna hükmetmiştir. Onun peşinden Suyûtî ise, abdal hakkındaki haberin sahih olduğunu, hatta istenirse mutevatır bile denilebileceğini söyleyerek onu tenkid etmiştir.[126] Daha sonra da bu tür bir haberin abdalın var olduğunun kesin doğruluğuna zaruri olarak delalet edecek şekilde manevî mutevatır seviyesine ulaştığını söylemiştir.”[127] Bu tür düşünceler bu konudaki tesahülle birlikte, delilsiz ve savunmacı anlayışın ürünleridir.

Şeyh Safvet’e İzmirli’nin cevabı şu olmuştur: “Yine tekrar ediyorum ki sûfîyye ıstılahına asla bir şey demiyorum. Maksadım; bu babda birtakım ehâdis vardır. Fakat hepsi de zayıftır demekten ibarettir.”[128] Elbânî de İzmirli’nin söylediklerine benzer şeyler söyleyerek kendi görüşlerini şöyle ifade eder: “Bil ki, abdal hadislerinin hepsi zayıftır. Bu konuda sahih bir şey yoktur. Hatta bir kısmı diğer bir kısmından çok daha zayıftır.”[129]

Ayrıca konuyla ilgili kutub, gavs, evtâd, nuceba gibi ıstılahların sûfîler tarafından uydurulduğunu, selef tarafından abdal dışında bu gibi ıstılahların bilinmediğini ve bu ıstılahlarla ilgili merfû bir hadisin bulunmadığını da belirtmektedir.[130] Günümüzde de bu tür tartışmalar yapılmaktadır.[131]

İncelemeler sonucunda bu tür hadislerin genelde üçüncü, dördüncü ve beşinci tabakadaki hadis kitaplarında olduğu ve muhaddislerin çoğunun bu hadisleri tenkid ettiği anlaşılmaktadır. İzmirli’nin dediği gibi bu babda pek çok hadis vardır ve çoğu tartışmalı ve zayıftır. Ancak metin tenkidi açısından bakıldığında İbnu’l-Cevzî, İbn Teymiyye, İbn Kayyim gibi ulema haklı görünmektedir. Ayrıca bu tür telakkiler bir çok yönüyle toplumun zihinlerine harici unsur olarak girmiş, cahil kimseler arasında kolayca yayılmış ve bir inanç sistemi olarak kendini hissettirmektedir.




 


[1]    İbn Rüşd, Muhammed b. Ahmed (ö.595/1199), Felsefe-Din İlişkileri, (Haz. Süleyman Uludağ),  İstanbul-1985, s. 363

[2]        Kâf  50/7.

[3]        Sulemî, Hakaik, varak 122a, b (Nakleden Süleyman Ateş, Sülemt ve Tasavvufî Tefsiri, s. 199.

[4]        Fussilet 41/10.

[5]        Sülemî, Hakâiku’t-Tefsîr, varak 225a (Nakleden Süleyman Ateş, Sülemî ve Tasavvufî Tefsiri, s. 199)

[6]        Mâide 5/12.

[7]        Sulemî, Hakâiku’t-Tefsîr, varak 67a (Nakleden Süleyman Ateş, Sülemî ve Tasavvufî Tefsiri, s. 200).

[8]        Fussilet 41/12

[9]        İbn Arabî, Futûhât. I, 154-55; II, 7, 455-56; III, 521-22.

[10]       Müddessir 74/31.

[11]       H. Kamil Yılmaz, Sorular Cevaplar(el-Luma’ Tercümesi İslâm Tasavvufu sonunda), İst. 1996, s. 541.

[12]       Musned, I, 112. Eşref Ali hadisin açıklamasında "abdal ve ricâlu’l-gaybın mevcut olması" başlığı altında şunları söylemektedir: Sûfîlerin söz ve mektuplarında abdal, aktâb, evtâd ve gavs gibi lafızlar ve onların delalet ettiği sıfat, berekat ve tasarrufat bulunmaktadır. Hadise göre ricalu’l-gaybın bir kısmının varlığı ispat olunca, diğer kısımlarının ispat olması uzak değildir. Bir örnekle diğer örneklerin teyit olması kabul edilen bir kaidedir. Berekat ise bu hadiste vardır. Ricalu’l-gaybın kainat üzerindeki tasarrufatı Kur’an’daki (Bkz Kehf 18/60-82) Hz. Hızır kıssası ile sabittir. Eşref Ali et-Tanevî (ö.1943), Hadislerle Tasavvuf, (Haz. H. Zaferullah Daudî, Ahmet Yıldırım), İstanbul-1995, s. 281. Eşref Ali’nin bu yorumlarının zorlama ve belirtilen ayetlerle ilgisi zayıf yorumlardır.

[13]       Abdurrezzâk, Ebubekr es-San’ânî (ö.211/826), el-Musannef, Thk. Habîburrahman el-A’zamî, I-XI+Fihrist, Tsz.-Ysz., XI, 249 (h.no: 20455).

[14]       Taberânî, Suleyman bin Ahmed (ö.360/971), el-Mu’cemu’l-Evsat, Thk. Mahmud et-Tahhan, I-XI, Riyad-1995, IV, 538 (h.no: 3917).

[15]       Muhammed b. Hellâl, Kerâmâtu’l-Evliyâ, Dimaşk-1992, s.  44.

[16]       Sehavî, Mekâsid, s. 9, Aclûnî, İsmâil b. Muhammed (ö.l 162/1652), Keşfu’l-Hafâ ve Muzîlu’l-İlbâs amme’ştehera mine’l-Ehâdîsi alâ Elsineti’n-Nâs, I-II, Beyrut-1351, I, 27.

[17]   Heysemî, Ali b. Ebîbekr (ö.807/1404), Mecmeu’z-Zevâid ve Menbeu’l Fevâid,    I-X, Daru’l Kutubi’l İlmiyye, Beyrut- Tsz., X, 62.

[18]       Bkz. Saatî, Bulûğu’ l-emânî, XXIII, 291; Aliyyu’1-Karî, Ali b. Muhammed el-Kârî (ö.1014/1605), el-Esrâru’l-Merfûa fi’l-Ahbâri’l-Mevdûa, Thk. Muhammed Lutfî es-Sabbâğ, Beyrut-1986, s. 102 (iki nolu dipnot).

[19]       Suyûtî, Celaluddîn Abdurrahman b. Ebîbekr (ö.911/1505), el-Câmiu’s-Sagîr fî Ehâdîsi’l-Beşîri’n-Nezîr, I-II, Beyrut-1981I, 470 (h. no: 30035). Ayrıca bkz. Munâvî, Feydu’ l-kadîr, III, 169. Suyûtî’nin neye göre hasen dediğini anlamak zordur. Mutesahil olduğu bilinmektedir. Ayrıca Suyûtî Hz Ali’den yapılan rivayetlerin tamamını vermiş, bunlardan ancak, Ahmed b. Hanbel ve İbn Asakir tarıkinin merfû olduğunu tespit edebilmiştir. Suyûtî, el-Haberu’d-dâl, İİ, 456-459. Tabii ki merfu olduğunun tespiti rivayetin sahih olmasını gerektirmez.

[20]       İbn Manzûr, age, I, 113.

[21]       Beyhakî, Ebubekr Ahmed b. el-Huseyn (ö. 458/1066), Şuabu’l-îmân, Thk. Muhammed es-Saîd b. Besyonî Zağlol, I-IX, Beyrut-1990., VII, 439 (h.no: 10893).;Aclûnî, age, I, 25.

[22]       Hakîm Tirmîzî, age, I, 166.

[23]       İbn Ebi’d-Dunyâ Ebûbekr Abdullah b. Muhammed (ö.281/894), Kitâbu’l-evliyâ, Thk. Mecdî es-Seyyid İbrahim, Kahire-Tsz., s. 66.

[24]       Elbânî, Muhammed Nasıruddîn, Silsiletu’l-Ehâdîsi’d-Daîfe ve’l-Mevzûa ve Eseruha’s-Seyyiu fî’l-Umme, I-IV, Riyad-1988, III, 668.

[25]       Ebü Nuaym, age, IV, 173.

[26]       Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, Thk. Hamdî Abdulmecîd es-Silefî, I-XXV (arada bazı ciltler henüz bulunmuş değil), Daru İhyai’t-Turasi’l-Arabî, Beyrut-Tsz., X, 181 (h. no: 10390).

[27]       Heysemî.age, X, 63.

[28]       Zerkeşî, Bedruddîn Ebü Abdillah Muhammed b. Abdillah (ö.794/1392), et-Tezkire fi’l-ehâdisi’l-muştehire, Thk. Mustafa Abdulkadir Atâ, Beyrut-1986, s. 144

[29]       Aclûnî, age, I, 26 .

[30]       Elbânî, age, III, 669,

[31]       Ebû Nuaym, age, I,8-9;İbn Manzûr, age, I,116-117,

[32]    İbnu’l-Cevzî, Ebu’l Ferec Abdurrahman (ö.597/1201), Kitâbu’l-Mevzûât, I-III, Beyrut-1983, III, 150-151; Aclûnî, age, I,16; İbn Arrâk, age, II, 306.

[33]     Şevkânî, Muhammed bin Ali (ö.1250/1834), el-Fevâidu’l-Mecmûa fi’l-Ehâdîsi’l-Mevdûa, Thk. Abdurrahman b. Yahya el-Muallimî el-Yemânî, Beyrut-1987, s. 246.

[34]       Zehebî Muhammed b. Ahmed (ö.748/1374),  Mîzânu’l-i’tidâl fî Nakdi’r-ricâl, I-IV, Thk. Ali Muhammed el-Becâvî, Beyrut-Tsz., III 50.

[35]       İbn Hacer,Lisânu’l-mizân, IV, 150.

[36]       Elbanî, Daî’ife, III, 670-671.

[37]       Suyûtî, el-Haberu’d-dâl, II, 462.

[38]       Ebû  Nuaym, age, I, 8.

[39]       İbn Manzûr.age, I, 116.

[40]       İbnu’l-Cevzî, el-Mevdû’ât, III, 153.

[41]       Elbânî, age, II, 339.

[42]       Şevkânî, age, s. 245 (h.no: 725).

[43]       Aclûnî, age, I, 25

[44]       İbn Arrâk, age, II, 306

[45]       Suyûtî, el-Haberu’d-dâl, II, 461.

[46]       Musned, VI, 322.

[47]       Bkz. Aclûnî, age, I, 25; Zerkeşî, age, s. 143.

[48]       Hakîm Tirmizî, Nevadiru’l-usûl, I, 165.

[49]       Muhammed el-Hellâl, age, s. 32.

[50]       Heysemî, age, X, 62

[51]       Zerkeşî, age, 142-144. Bkz. Aliyyu’1-Kârî, age, s. 102.

[52]       Suyûtî, el-Câmiu’s-sagîr, İ, 470 (h. no: 3032); Ayrıca bkz. Munâvî, age, III, 168.

[53]       Elbânî, age, II, 340.

[54]       Derviş el-Hût, Ebu Abdillah Muhammed (ö.1276/1859), Esne’l-Matâlib fî Ehâdîse Muhtelifeti’l-Merâtib, Thk. Abdurrahman Muhammed b. Derviş el-Hût el-Beyrûtî, Beyrut-1991, s. 145.

[55]       Suyûtî, el-Haberu’d-dâl, II, 461.

[56]       Heysemî, age, X, 63 Suyûtî de aynı görüşe katılmıştır. Suyûtî, age, II, 460-61.

[57]       Suyûtî, el-Camiu’s-sağîr. I, 470 (h. no 3032). Ayrıca bkz Munâvî, age, III, 168.

[58]     Bkz. Şeyh Saffet, Tasavvufun Zaferleri, İstanbul-1343, s. 51; İzmirli İsmail Hakki, Mustasvife Sözler miTasavvufun  Zaferleri mi?, İstanbul-1341, s. 77.

[59]       Suyûtî, el-Haberu’d-dâl, II, 461.

[60]       Taberânî, Mu’cemu’l-evsat, V, 65 (h.no: 4113).

[61]       Heysemî, age, X, 63

[62]       Sulemî, Tabakat, s. 2.

[63]     Muhammed el-Hellâl, age, s. 29. Kerâmetu’l-evliya’yı tahkik eden Abdulcelîl el-Ata bu rivâyetin çok sayıda tariklerinin bulunduğunu, bu yönüyle rivâyetin sahih olduğunu, istenirse mutevatır denilebileceğini, çünkü tevatüre varan pek çok eser vârid olduğunu belirtmektedir. Muhammed el-Hellâl, age, s. 30 (4. dipnot).

[64]       Deylemî, Şuruveyh b. Şehredar (ö.509/1115), Kitâbu Firdevsi’l-Ahbâr, Thk. Fevvâz Ahmed Zemrelî, Muhammed el-Mu’tasımbillah el-Bağdadî, I-V, Beyrut-1987, I, 154-155 (h.no: 404).

[65]       İbnu’l-Cevzî, age, III, 152.

[66]       İbn Arrâk, age, II,  307

[67]       Aclûnî, age, I, 25.

[68]       Suyûtî, el-Câmiu’s-sağîr, I, 471 (h.no: 3036).

[69]       Hakîm Tirmizî, age, I, 165.

[70]       Muhammed el-Hellâl, age, s. 31.

[71]       İbnu’l-Cevzî, age, III, 151-152.

[72]       Aclûnî, age, I, 27.

[73]       İbn Arrâk, age, II, 307.

[74]       Şevkanî, age, s. 246.

[75]       İbn Manzûr, age, I, 113.

[76]       İbn Adî, el-Kamil, V, 220-221.

[77]       Sehâvî, Tahricu’l-erbeîne fi’t-tasavvuf, Thk. Ali Hasan Ali Abdulhamîd, Beyrut-1988, s. 102.

[78]       İbn Manzûr, age, I, 115.

[79]       İbn Manzûr, age, I, 115; Suyûtî, el-Haberu’d-dâl, II, 466.

[80]       İbn Manzûr, age, I, 115.

[81]       Sulemî.age.s. 243.

[82]       İbn Manzûr, age, I,115; Suyûtî, age, II, 466.

[83]       Muhammed el-Hellâl, age, s. 33; İbn Manzûr.age, I, 113; Suyûtî, age, II, 460.

[84]       İbn Ebi’d-Dunyâ, Kitâbu’’l-evliyâ, s. 66. Bkz. Beyhakî, Şuabu’l-imân, VII, 439 (h.no: 10892).

[85]       Elbanî, Daî’ife, III, 668.

[86]       Suyûtî, age, II, 460.

[87]       Muhammed el-Hellâl, age, s. 42-43.

[88]       Suyûtî, age, II, 460-61.

[89]       İbn Arrâk, age, II, 668

[90]       Heysemî.age, X, 63.

[91]       Suyûtî, el-Camiu’s-sağîr, I, 470 (h.no: 3034). Ayrıca bkz. Munâvî, age, III, 168.

[92]    İbn Manzûr, age, I, 113.

[93]    Deylemî, Firdevsu’ l-ahbâr, II, 132.

[94]    Elbânî, Daî’ife, III, 666.

[95]    Aclûnî, age, I, 28.

[96]       Ebû Davûd, Suleyman b. el-Eş’as (ö.275/888), Sunenu Ebî Dâvûd, Hzr. Kemal Yûsufel-Hût, I-II+Fihrst Beyrut-1988, 30/Mehdî, 1 (II, 510, h.no: 4286); Musned, VI, 210, 316; Ebû Ya’la, Ahmed b. Ali (ö.307/919), Musnedu Ebî Ya’lâ el-Mavsılî, Thk. Huseyn Selîm Esed, I-XVI, Beyrut-1989XII, 370 (h.no: 6940) Buradaki dipnotta isnadında Ebû Hişam er-Rifa’i bulunduğundan dolayı Mucâhid tarikiyle gelen isnadın hasen olduğu belirtilmektedir.

[97]       Abdurrezzak, age, XI, 371 (h.no: 20769).

[98]       Heysemî. age .VII, 315.

[99]       İbn Manzûr, I, 113.

[100]     Bkz. Azîmâbâdî, Muhammed Şemsulhak (ö.1329-1911), Avnu’l-Ma’bûd şerhu Suneni Ebî Davud, Thk. Abdurrahman Muhammed Osman, I-XIV, Beyrut-1979, XI, 376.

[101]     Bkz. Azimâbâdî, age, XI, 378.

[102]     Muslim, 52/Fiten, 6, 7, 8 (IV, 2209-2210). Bu rivayet üzerine özel bir çalışma ve değerlendirme için bkz. İ. Hakkı Ünal, “Hz. Peygamber’in Dilinde Konuşturulan Tarih: ‘Yere Batırılacak Ordu’ rivayeti”, İslâmiyât, I/II/1998, s. 39-51.

[103]      M. Emin Özafşar, “Rivayet İlimlerinde Eser Karizması ve Müslim’in Sahîh’i”, AÜİFD, XXXIX, 338-339

[104]     Hakîm Tirmîzî, age, I, 165.

[105]   Suyûtî, age, II, 465. Hadisin bu yönde açıklaması için bkz. Dahlan el-Kedîrî, Sirâcu’t-Tâlibîn Şerhun Alâ Minhâci’l-Abidîn, I-II, Daru’l-Fikr.Tsz., I, 259.

[106]     İbn Ebi’d-Dunyâ, Kitabu’ l-evliyâ, s. 65-66.

[107]     Suyûtî, age, II, 455-473.

[108]     Dahlan el-Kedîrî, Sirâcu’ t-talibîn, I, 259-262.

[109]     Suyûtî, el-Laalî, II, 330-32,

[110]     Şah Veliyyullah hadis kitaplarını güvenilirlik bakımından derecelendirmiş ve beş tabakaya ayırmıştır. Geniş bilgi için bkz. Şâh Veliyullah ed-Dihlevî (ö.l176/1762), Huccetu’l-lahi’l-Bâliğa, (Haz. Muhammed Şerîf Sukker), I-II, Beyrut-1992, I, 383- 390.

[111]     İbnu’l-Cevzî, age, III, 152.

[112]     İbn Teymiyye, age, XI, 167. Burada bunun sebebini İbn Teymiyye şöyle açıklar: “Çünkü hem Hz. Ali ve sahabeden olan arkadaşları, hem Muaviye’den hem de Şam’da bulunan arkadaşlarından daha faziletlidirler. insanların en faziletlilerini Hz. Ali’nin yanında değil de, Muaviye’nin yanında aramak olacak şey değildir.”

[113]     İbn Teymiyye, Minhâcu’s-Sunneti’n Nebeviyye, I-IV, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut-Tsz., I, 22.

[114]     İbn Teymiyye, age, IV, 115.

[115]   İbn Kayyım, Ebü Abdillah Muhammed b. Ebîbekr (ö. 751/1350), el-Menaru’l-Munîffi’s-Sahîhi ve’d-Daîf, Thk. Abdulfettah Ebû Gudde, Mektebetu’l-Matbüati’l-İslâmiyye, Beyrut-Tsz.s. 136.

[116]     Ali Vasfi Kurt, age.s. 38.

[117]  Kettânî, Ebû Abdillah Muhammed b. Ca’fer (0.1346/1927), Nazmu’l-Mutenâsir mine’l-Hadîsi’l-Mutevâtir, Beyrut-Tsz.s. 232 Ancak İbn Hacer’in tesahülü malumdur. Leknevî, Ebu’l-Hasenât Abdulhay (ö.1304/1887), el-Ecvibetu’l-Fâdıla li’l-Es’ileti’l-Aşereti’l-Kâmile, (Haz. Abdulfettah Ebû Gudde), Beyrut-1994., s.  125 (Abdulfettah Ebû Gudde’nin taliki)

[118]     İbnu’s-Salâh, Ebû Amr eş-Şehrazûrî (ö. 643/1245), Fetâvâ İbni’s-Salâh fi’t-Tefsîr ve’l-Hadîs ve’l-Usûl ve’l-Fıkh, Thk. Abdulmu’tî Emîn Kal’acî, Kahire-1983.s. 53; Aliyyu’1-Kârî, age, s. 102 .

[119]     İbn Hacer el-Heytemî, age, s. 322 .

[120]     Sehavî, age, s. 8-10.

[121]     Aclûnî, age, I, 25.

[122]     Sehâvî, age, s. 8; İbn Ömer eş-Şeybanî, Temyizu’ t-tayyib, s. 7; Aliyyu’1-Kârî, age, s. 101

[123]     Derviş el-Hût, Esne’l-metâlib, s. 145.

[124]     Kettânî, age, s.231-232.

[125]     Bkz. Azimâbâdî, age, XI, 378.

[126]     Bkz.Kettânî, age, s. 232.

[127]     İbn Abidin, İcâbetu’l-gavs, s. 272; Şeyh Safvet, Tasavvufun Zaferleri, s. 51.

[128]     İzmirli İsmail Hakkı, Mustasvife Sözleri mi Tasavvufun Zaferleri mi?, s. 77.

[129]     Elbânî, Daî’ife, III, 57.

[130]     Bkz, Elbânî, age, III, 671.

[131]     Bkz. Bilgi ve Hikmet, s. 131; (Bahar-1994/6); s. 57 (Yaz- 1994/7); s. 178-179 (Bahar-1995/10).

     (*)       İlgili açıklamalar dinihaber.com'a aittir.
 

Kaynak: DiNiHABER.C0M / Özel İçerik

Son Güncelleme: 02.06.2020 00:55
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Garip 2016-11-08 05:07:47

Admin bey kurân ı kerimde Hz Süleyman ın ümmetinden birinin belkız ın tahtını getirmesi sahabi kehfi Hz peygamberimizin miracını ve ilmi ledün e de menkıbe mi diyorsun bu olayları akılla açıklasana? ancak iman kabul eder.o ülkelerde şehitlerin yardım etmediği ni siz nereden öğrendiniz araştırdınızmı?işine gelmeyince menkıbe dersiniz Hz peygamberimize de deli demişlerdi.

Avatar
Mustafa 2016-11-08 21:41:50

Bu yazıyı yazan Prof ve Admin denen kişi. Hepiniz bilmediklerinizin cahilisiniz. bazı şeyler kitap kurcalamakla bilinmez. "Aramakla bulunmaz ama bulanlar hep arayanlardır" sözü gibi bulanlara sormalısınız.

Avatar
Garip 2016-11-07 18:49:58

Bu çalışmayı yapan prfösör kendi öz geçmişi yaşam tarzınıda yazsa kendisini tanır yaptığı çalışma ve fikir ve düşüncelerine inanıp inanmamaya ona göre karar verirdik

ADMİNİN YORUMU - İLMİ ÇİNDE BİLE ALACAK OLAN ZAVALLI MÜSLÜMANIN HALİNE BAKIN. YAZIK... ONLARCA DELİLLERE DEĞİL DE YAZIYI YAZANA BAKIP MI KARAR VERECEKSİN BÖYLE BİR KONUDA...

Misafir Avatar
GARİP YAHUDİMİSİN 2016-11-07 18:51:54 @Garip

garip sen yahudi misin? bu yorumu şerefsiz yahudiler yaparda sende de o mantık var.

Beğenmedim! (2)
Avatar
ahmet 2016-11-07 19:11:14

batın ilmini bilmeyenler bu yorumları yapar eğer bu adam evliya biriyle tanışsaydı kendi ilminin ne kadar sığ olduğunu anlardı

ADMİNİN YORUMU - SEN BU İLMİ YAZIYI ANLAYACAK KADAR BİLE İLME SAHİP DEĞİLKEN EVLİYANIN İLMİNİN AZ YADA ÇOK OLDUĞUNU NASIL FARKEDEBİLDİN HAYRET. ŞU YAZIYI KALEME ALACAK KADAR İLİM SAHİBİ VE OKUMUŞ EVLİYA VAR MI Kİ MEMLEKETTE

Avatar
Hoca 2016-11-07 20:58:34

Sayın Prof, Ahmet yeseviyiz,mevlana Halid bağdadi yi,hacı bayram veliyi, Akşemseddini,Beyazıt bistamiyi ve vb gibilerini de okumuş tanımış,bu gibi zatlarla hiç tanışmamış mı, din sadece zahiri ilimlerle devlet dini anlayışıyıyla izahı anlaşılmaz ,batini ilimlerle bakalım ricali gayb ve alemine

ADMİNİN YORUMU - BELLEMİŞSİNİZ TEKERLEME GİBİ MEVLANA, YUNUS EMRE, HACI BAYRAM VELİ... EEE! SALAK HERİF BU SAYDIKLARIN NE KUTUPLUK İDDİAASINDA OLDU NE DE GAVSLIK VE NE DE KENDİLERİNİ ALLAH DIŞINDA İLAHİ GÜÇLERLE DONANMIŞ VARLIKLAR OLARAK GÖRDÜLER.
BİLMİYORSUNUZ BARİ SUSUN. KAYNAKLAR VERİLMİŞ ORADA GÖREMEDİN Mİ. iMAM ŞAFİ DE VAR, AHMET BİN HANBEL DE KUŞEYRİ DE... HADİ AHMET YILDIRIM BİLEMEDİ BU ALİMLER DE Mİ BİLEMEDİ SANA GÖRE

Avatar
Mekke 2016-11-08 06:01:47

İslamın yüzde doksanı ğaybdır görüneni ancak yüzde ondur onun için rabbimiz gayba iman edenler diye başlar kuranda

Avatar
Abdullah Uymaz 2016-11-07 19:48:26

Yazı işine gelmediği için yazıyı yazanı sorguluyor. Yazı işine gelseydi çok güzel olmuş denirdi belki.

Avatar
NİĞDELİ 2016-11-07 19:58:13

İMAMLARIN OKUDUĞU HUTBEDEN KENDİLERİ BİRŞEY ANLAMAYACAK ŞEKİLDE YAZILIP PAPAĞAN GİBİ RUHSUZ BİR ŞEKİLDE OKUTULURSA,AĞIZLARINDAN ÇIKAN HER KELİMENİN HESABI SORULURKEN HUTBE DIŞINDA BİRTEK KELİME KONUŞMASI TAKİP EDİLİRKEN,İMAMDAN VE MÜEZZİNDEN NE BEKLİYORSUNUZKİ.DİYANET VAAZ VE HUTBEYİ İMAMLARIN KENDİSİNE HAZIRLATIP KENDİLERİNE GÜVENLERİNİN GELMESİNİ SAĞLAMALI..VE TOPLUM NE SELÇUKLU NE OSMANLI TOPLUMU,SOKAKTA ELİNİ SALLASAN 72,5 millet var.İMAM HANGİ DİLDEN KONUŞSA ÖTEKİNİN ZORUNA GİDİYOR,HERKES HER ŞEYİ İYİ BİLİYOR AMA BİRTEK İMAM BİLMİYOR NEDENSE.

banner312

banner298