Son yıllarda en moda kavramlarından birini “İbrahim’i dinler” oluşturuyor. Birileri sistemli biçimde, “Allah katında yegâne din olan İslâmdır” ayetinin yanına Yahudilik ve Hıristiyanlığı da katarak güya bu üç dini(!) varmış gibi “İbrahim’i dinler” kavramını insanlara empoze ediyor.

Böyle bir faaliyetin arkasında kendilerini geçmişte “Hoşgörü ve diyalog temsilcileri” ilan eden gurup ile Diyanet’in olduğunu herkes biliyor. Papalık misyonunun bir parçası olarak devam ettirdikleri “dinler arası diyalog” toplantılarının tamamında bu kavrama sürekli vurgular yapılmış ve insanların zihinleri iğfal edilmeye çalışılmıştır. Halbuki “İbrahim’i dinler” kavramının patenti kadim müşriklere aittir.

Yanlış bir bilgi olarak herkes “İbrahim’i dinler” kavramını, diyalogcuların ürettiği zannedilir. (Diyaloga karşı olduğum zannedilmesin. Diyalog tebliğ için bir girizgahtır. Ancak diyalog izzetle yapılır. İnançlardan taviz verilmez. Zillet içindeki bir diyaloga İslam kökten karşıdır.) Hâlbuki gerçek hiçte öyle değildir. Zira “İbrahim’i dinler” kavramının ilk ve asıl sahipleri Medine’deki Yahudi ve Hıristiyan müşriklerdir. Yani açık ifade ile “İbrahim’i dinler” kavramının patenti kadim müşriklere aittir. Kur’an–ı Kerim ayetleri, tefsir ve esbab–ı nüzül kaynakları, bu çerçevede yeterince ve Müslüman’ın imanını koruyacak derecede “kesin deliller” sunmaktadır.

Bu kavramı ilk ortaya atanlar, Medine’deki Yahudi ve Hıristiyan iki gruptan her biri “kendilerinin İbrahim’i din” sahibi olduklarını iddia ediyorlardı; her biri, İbrahim’in dinine kendilerinin daha lâyık olduklarını savunuyorlardı. Tartışma kızıştı. Nihayet Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed’in(sav) hakemliğine başvurdular. Bunun üzerine Resulullah (sav), “Her iki grubun dini de, İbrahim’in dininden uzaktır” buyurdular. Beğenmedikleri bu Nebevî gerçek karşısında Yahudi ve Hıristiyan müşrikler “Ne senin hükmüne razı olur, ne de dinini kabul ederiz” dediler.

Bunun üzerine, “Onlar, İslam’dan başkasını mı arıyorlar… Kim İslâm’dan başka bir din ararsa ondan asla kabul olunmaz ve o ahirette de hüsrana uğrayanlardandır” (Âl–i İmran, 83–85) ayet–i kerimeleri nazil olur.

Bu bağlamda Âl–i İmran Suresi’nin 65., 67. ve 68. ayetleri de apaçık ve asla tarihi olmayan, bilakis “kıyamete dek evrensel olan” manalar ifade etmektedir:

“Ey ehl–i kitap! İbrahim hakkında niçin çekişip duruyorsunuz? Hâlbuki Tevrat da, İncil de kesinlikle ondan sonra indirildi. Siz hiç düşünmez misiniz? İbrahim, ne Yahudi, ne de Hıristiyan idi; bilakis o, Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman idi, müşriklerden de değildi. İnsanların İbrahim’e en yakın olanı, O’na uyanlar, şu Peygamber (Muhammed) ve (O’na) gerçekten iman eden (şu mü’minler)dir. Allah müminlerin dostudur…”

Bizzat hakem olarak başvurdukları halde Allah Resulü’nün(sav), Yüce Allah’(cc)ın vahyi ile teyitli olarak “İkiniz de İbrahim’in dininden uzaksınız” tescilini yaptıktan sonra, şimdi hangi cüretkârlar, kimlerin akıllarıyla, Allah (cc) ve Resulüllah’ın (sav) önüne geçerek “Bunlar İbrahim’i dinin mensuplarıdır” kararını ortaya koyabiliyor? Kimler, hangi cüretle ve niçin, Allah(cc) ve Resulüllah’ın(sav) açık beyanına rağmen ve “kendinden menkul bu batıl eksen” etrafında insanlığı çekip çevirmeye çalışıyor?

Şimdi kim, niye, hangi akılla ve hangi cüretle, Allah(cc) ve O’nun Resulü Muhammed’inin (sav) “İbrahim’i din” kavramına sokmadığı birtakım grupları, bu kavramın içine sokuşturarak “papalık misyonunun tezgâhtarlığını” yapmaktadır? Bu cüreti kendilerinde bulanlar, Papa VI. Paul’dan gayrı kimden ilham almaktadırlar?

Hadi diyelim ki, papalar, kardinaller, papazlar, hahamlar kendi kadim büyüklerinin izinden giderek bu kavramı kendi misyonlarına ve misyonerliklerine uygun birer kalkan yapmaktadırlar; tamam da… İslâm kimlikli ve Müslüman kılıklı yerli diyalogcularımız, kimlerden himmet alarak ve hangi akla hizmet ederek “patenti kadim müşriklere ait” olan bu “İbrahim’i dinler” kavramını “ortak tezgâh”larla piyasaya sunmaktadırlar?

Hadi diyelim FETÖ, gayesi İslam’a ihanet olduğu için bu herzeyi yedi; ya Diyanet?

Vatikan Konsili kardinalleri, Medine’deki kadim büyüklerinin ürettikleri bu “İbrahim’i dinler” kavramını, 1960 sonrası özellikle “Asya toplumlarına yönelik misyonerlik çalışmalarının temeli” olarak belirlediler, Kateşizm kitaplarına da geçirdiler, hatta “Batı sömürgeciliği”ne entegre ederek bu kavramı siyasallaştırdılar; o onların bilecekleri iş…

Lâkin Müslüman kılıklı kimi yerli diyalogcularımıza ne oluyor ki, Allah (cc) ve Resul’ünün (sav) çizdiği açık ve net olan yukarıdaki İslam’ın iman–küfür sınırını zorlayarak patenti kadim müşriklere ait İbrahim’i dinler kavramının taşeronluğunu yapmakta, Allah (cc) ve Resulü Muhammedi’nin (sav) böylesi bir halka içine sokmadığı grupları bu kavramın içine sokuşturmaktadırlar?

Bazılarına ne oluyor ki “İbrahim’i dinler “ kavramına sarılı haldeki “yukarıdaki Kur’an–ı Kerim ayetlerini apaçık inkâr” olan ve askerimizin bile “Mehmetçik” nâmını kendisinden alacak kadar muhabbetimizin en tepe noktada bulunduğu Hz. Muhammed’i (sav) devre dışı bırakmak olan “itikadi bir yanlış”ı, dini ve milli bütünlüğümüzü tehdit etme pahasına temcit pilavı gibi aziz milletimizin önüne getirip durmaktadırlar?
Herhangi ümmi bir Müslüman dahi, hiçbir şey karşılığında bunu yapmaya cüret etmez, edemez… Kendisine dünyaları verseler, bunu yapmaya cüret etmez.

Kiminle dinler arası diyaloga girildiği de önemlidir. Bir TV programında bir yazarın yaptığı, "Sizin peygamberinizi peygamber kabul etmeyen insanlarla ne türlü diyalog içerisinde olabilirsiniz?" tespitinden sonra, Hz. İbrahim (as) noktasında bile onlarla bir tek noktada buluşmanın mümkün olmadığını anlatan şu sözler de "Tevrat\'ta Abraham, karısını iki kez satan adam olarak anlatılır” diyalogcuların kimlerle oturup kalktığını ortaya koymaktadır.

Bu işi organize eden adamlar; harcadıkları eforu, İslâm dünyasındaki diyalog için harcasalardı, belki çok daha iyi olurdu. Daha kendi durduğu zemini doğru düzgün analiz edemeyenlerin, günü birlik projelerle bir şeyler yaptıklarını sanmaları da bir aldanmadan başka bir şey değildir. Zira karşılarına muhatap kabul ettikleri insanların temsil ettikleri Kiliselerin satıldığı ve cemaatlerinin azaldığını da görmeden böyle bir gayretin içine girmeleri ne kadar iyi niyetli olsa da, asla kabul edilir bir tavır değildir.
Kaldı ki, bir gerçek olarak artık dünyada Müslümanlar ve Müslüman olmayanların kutuplaştırdıkları açıktır. Çünkü iman ve küfür kavgasının kıyamete kadar sürmesi imtihanın bir gereğidir.

Son olarak Allah (cc) katında yegâne dinin İslam olduğunu belirten ayeti hatırlatıyor ve “İbrahim’i dinler” değil, tek İbrahim’i din vardır; onun isminin de İslam olduğunu hatırlatıyorum.

Allah(cc), her gün Fatiha’da kırk defa okuduğumuz duamızı (Sapıtmış Hıristiyan ve dalâlete uğramış Yahudilerin yolundan beri kıl) kabul etsin.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
pirifani 2019-03-06 17:10:47

diyalog netice itibariyle karsilikli konusmak degil midir? muslumanlarin diger din mensublariyla iliskiye girmesi onlarla konusmasi sohbet etmesi tanismasi tartismasi nasil olacak?muslumanlar sadece hristiyanlarla degil butun din mensublari ve dinsizlerle de adina ister diyalog denilsin isterse baska birsey denilsin medeni iliskilere girmek vazifeleri vardir.ancak burada muslumanlarin islami temsil etmedeki yeterliligi sorunu vardir.tarih boyunca misyon ve davet faaliyetleri konusunda kayda deger hic bir faaliyette bulunmayanlarin diyalog denince olmaz diyerek yirtinmalarini anlamak mumkin degil.artik dinin fetihlerle yayilmayacagini anlamis olmalari gerekiyor.balkanlar ispanya hindistan ornekleri onumuzde duruyor.bati misyonerlikte bizden besyuz yil ilerde.batida arabca basta olmak uzere musluman halklarinin dillerini bilen onbinlere karsi bizde yunanca latince ibranice bilen sayisi parmakla sayilacak kadar az.