Yazının başında peşinen belirtmek gerekir ki Kur'an'da "Mehdi" ile ilgili tek bir ayet bulunmadığı gibi bu şekilde bir inanış putperest inancı olarak addedilir. İlaveten bu konudaki hadislerin tamamı da mevzudur ve kendi içinde ve birbirleriyle oldukça çelişkilidir.

Yine yazının başında belirtelim ki konuyla ilgili beklenti içinde olanların geleneksel anlayışla değil özellikle Diyanet ve İlahiyat camiasının cehalet erbabından farklı olarak konuyla ilgili kaynaklara vakıf olması zarureti vardır. Çünkü ilim ehli heva ve hevesiyle değil delillerle hareket etmek mecburiyetindedir. 

Mehdinin geleceğini bekleyen özellikle tarikat cenahından epey bir grubu görüyoruz. Rivayetlerin sıhhatine girmeden Mehdi beklentisi içinde olanların Mehdi ve gelmesi sonrası şu sorular karşısında cevabı gerçekten merak konusudur. Çünkü Mehdi ile ilgili hadislere bakıldığında Kureyş'ten olması dışında hiçbir veri bulunmamaktadır. Ki Kureyş'ten olması da sorunu çözmemekte Hz. Hasan mı yoksa Hz. Hüseyin'in soyunda mı olacağı konusu da oldukça tartışmalıdır. 

Mehdi gerçekte kimdir?

Ne zaman ve ne şekilde gelecektir?

Hadislerde adının peygamberimizin adı, babasının da peygamberimizin baba adıyla aynı olduğu söylenmektedir. Abdullah oğlu Muhammed olan biri Mehdilik iddiasında bulunduğu takdirde Mehdi bekleyenler kendisine tabi olacak mıdır?

Hadislerde Kureyş'ten olduğu söylenmekte olan Mehdi'nin soy kütüğünü kim nasıl tutmuştur? Peygamberimizin torunları dünyanın dört bir tarafına dağılmışken Kureyş'ten olduğunu söyleyen bir Mehdi geldiğinde İslam devletleri birbirinin soy kütüğüne ne derece itimat edecektir?

Mehdinin gelmesi durumunda Müslümanların kendisine tabi olmasını gerektiren bir nass mevcut dahi değilken Mehdi tartışmalarının nedeni nedir?

Mehdi'ye inanmayanın imanı durumu nedir?

İnanmayıp karşı çıkanın hali nedir?

Mehdilik iddiasında bulunan kimsenin boynunu biri "sahtekar" olduğu gerekçesiyle vurmuş olsa bu adamın dini ve hukuki durumu nedir?

Şiilerde Mehdiye iman, dini kabulde ön şart. Mehdi Sünnilerden gelirse İranlılar tabi olacak mı? Veya Sünni mehdi, Şiileri bu haliyle ümmetten sayacak mı?

Ya Mehdi, Şiilerden gelirse Sünnileri ümmetten sayar mı? Veya Sünniler, Şii Mehdiye tabi olur mu?

Mehdi, İsmailağa cemaatından gelirse diğer cemaatler tabi olur mu? Ya İhvanı Müsliminden, Bahailerden, Halvetilerden, Nurculardan, Süleymancılardan, İrancılardan daha geniş anlamda bu Mehdiyi bekleyen Hıristiyan ve Yahudilerden gelirse milletin hali ne olacak?

Mehdi bekleyen üç farklı ilahi din ve yüzlerce ilkel din, binlerce cemaat ve mezhep kendilerinden olmayan Mehdiye tabi olacak mı? Ya da Mehdi bunları bu haliyle kabul edecek mi?

Veya Mehdi geldiğinde kendisini dört gözle bekleyen Adnan Oktar ve kızlarını olduğu gibi kabul edecek mi? Kabul etmezse Adnan Oktar ve kızları “Tamam, sayın Mehdim! Emriniz başımız üzerine…” deyip Mehdiye tabi olacaklar mı? 

Adnan Oktar dışında Mehdi beklentisi içinde olan tüm gruplar, neden her konuda muhkem ayet ve tartışmasız hadis ararken mehdi gibi tartışmalı konularda geleneksel düşüncenin tesirinde kalıp tevilata saparlar? gibi cevaplanması gereken onlarca soru çoğaltılabilir. Bu sorular dahi Mehdi'nin bir kurtarıcı olmaktan ziyade adının bile ümmeti parçalamak için bir fitne olduğunu göstermeye yeter de artar bile.

***

Mehdi gelsin! İlk bekleyenler boynunu vurur

Mehdi konusunda sahih-mevzu demeksizin hadislerden delil toplayanlar, kendilerini tenkit edenleri “hadis inkarcısı, mealci, sapık…” yaftalarıyla susturmaya kalkışır.  Bu hadis mehdiyetçileri, hadislerde geçiyor diye mesela “sidik ve kan” içiyorlar mı? Ya da kan içen Satanistleri “En kamil mü’min!” deyip tebrik etmişler midir?

Veya “kadınlara danışılmaması, lider yapılmaması” konusunda uydurma hadisleri eleştiren Adnan Oktar, Mehdi konusunda ele aldığı hadisleri neden sahih görür, eleştirmez?

"Deniz cehennemdendir; fare Yahudi’dir; patlıcan her derde devadır; tüm kara köpekleri gördüğünüz yerde öldürünüz, çünkü o şeytandır; deve şeytandan yaratılmıştır; şifa için deve sidiği içiniz" uydurma hadisleri karşısında Adnan Oktar ve Cübbeli Ahmet ne düşünür acaba?

Eczanelerde patlıcan satılmasını neden önermezler?

Her gördükleri siyah köpeği öldürdüler mi?

Deveye hem şeytan deyip hem de şeytanın sidiğinden şifa beklemişler midir?

Hele bir de “Mehdi’nin tartışılması, şiddetle inkar edilmesi bile Mehdinin varlığına delildir” diyenler var. Bu şekilde mantık yürütenlere göre, “Allah’ın yokluğunun tartışılması veya varlığının şiddetle inkar edilmesi Allah’ın yokluğuna da delil midir?”

Veya tartışma ve inkar etmek bir şeyin delili olacaksa Hz. Aişe’nin iffetinin tartışılması bu şekilde mantık yürütenlere göre “iffetsizliğine” delil mi olmuş oluyor?

Bir de Mehdi üzerinden oylama yapıp “Toplumda % 50-70 arası Mehdi beklentisi var. Bu bile Mehdiyetin varlığına delildir” diyenler var. 

82 darbe Anayasası % 91,37 ile onaylanmıştı. Aynı zamanda bu oylama şu anlama da geliyordu. “Bu anayasa doğru. Darbeyi destekliyoruz. Evren ne büyük insan!”

Aradan bir yıl geçmeden halk “eşşek” yerine konulduğunu, aldatıldığını anlayıp serbest seçimlerde Evren karşıtı partiye gidip oy vermişti. Zaman geçtikçe “Evrene edilen dualar, yerini lanete bırakmıştı.”

Demek ki halkın her inandığı ve beklediği şey doğru olmayabiliyormuş. Kandil gecelerini de toplumun yüzde 90'ı dinin aslından sanırdı lakin ilim ehlinin çalışması sonrasında anlaşıldı ki Kadir Gecesi dışındaki tüm geceler birer aldatmaca imiş. 

Hele bir de Mehdi hakkında rivayetleri mevzu deyip reddedenleri ehl-i Bid’at görenler, Cübbeli Ahmet gibi kafir edenler var.  

Allah, Kur’an’da “muhkem ayetler” dururken “mütaşabih ayetlere dalanları” “kalbinde eğrilik olanlar” nitelemesiyle tarif eder (Ali İmran, 7).  Bir noktada müteşabihat, “samimi iman eden ile iman etmiş görünüp hala sorgulama gereği duyan yamuklar arasında” filtre görevi görür.

Ayetler açısından durum bu iken mütaşabih hadisler konusunda milleti ulu orta ehl-i bid’at ve kafir ilan ederek vebal altına girmek ne büyük cüret! Ne büyük fitnedir.

Emin olun ki, Mehdi geldiğinde kendisine karşı çıkanlar öncelikle Mehdi bekleyenlerden olacaktır. Çünkü en büyük bid’at, tefrika, delilsizlik, çelişkiler, akıl ve iz’andan yoksunluk Mehdi bekleyen gruplarda mevcut.

Mehdi bekleyenler o gün istisnasız ve şeksiz gidip Mehdiye tabi olacaklarını sanıyorlarsa büyük bir aldanmışlık içerisindedirler. Kur’an bu tür beklentiler içinde olanları, Peygamber gözetlerken gözlenen peygamberin gelmesi sonrası onu öldürmeye kalkışan Yahudilerle örneklendirir.

Mehdi beklentisi içinde olmayanlar, Kur’an ve sahih sünneti kendilerine rehber edindikleri için Kur’ani yaşantıya sahip olan bir kimsenin “adına ve vasfına” “mehdi olup olmamasına” bakmadan desteklenmesi gerektiğini bilir ve tabi olurlar.

***

Çelişik rivayetlerle Mehdi ve Said-i Nursi 

Mehdi’nin geleceğini iddia edenlerin en büyük samimiyetsizliği, kendilerine katılmayanları hadis inkârcılığı ile suçlamaları karşısında “Mehdi’nin geleceğini kabul etmeyen” Said Nursi’yi kendi görüşlerine delil getirmeleridir.

Oysa Said Nursi’nin birbirine taban tabana zıt birçok Mehdi tanımı bulunmaktadır.

Said Nursi, Mehdi’yi “Her yüzyılda gelebilecek bir müceddit” olarak ele alır.

Bir başka yerde “Süfyan isimli münafık cereyanı dağıtacak Mehdi-i Nurani” olarak zikreder ve fiziksel olarak gelmesinin imkânsızlığından söz eder.

Mehdi-i Nurani’yi teyit babından bir başka yerde Said Nursi, “O eşhas(Mehdi), hattâ o müthiş Deccal dahi çıktığı zaman, çokları, hattâ kendisi de bidâyeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u imanın dikkatiyle o eşhas-ı âhirzaman tanınabilir” sözleriyle Mehdi’nin manevi olarak geleceğini ve belki iman ehlinin onu tanıyabileceğini söyler.

Bir başka yerde Said Nursi, “Âhirzamanda Hazret-i Mehdî geleceğine ve fesada girmiş âlemi ıslah edeceğine dair müteaddit rivâyât-ı sahiha var. Hâlbuki şu zaman cemaat zamanıdır, şahıs zamanı değil. Şahıs ne kadar dâhi ve hattâ yüz dahi derecesinde olsa… mağlup olur. Eğer Mehdînin bütün işleri harika olsa, şu dünyadaki hikmet-i İlâhiyeye ve kavânin-i âdetullaha muhalif düşer.” sözleriyle Mehdi’nin geleceği ile ilgili rivayetlerin sahih olduğunu vurguladıktan sonra rivayetlerin tamamını reddeder. Mehdi isimli bir varlığın gelmesini sünnetullaha aykırı görür. Küfrün organize olmuş hali karşısında Mehdi’nin galip gelmesinin imkânsız olduğunu söyleyerek devrin birlik-cemaat zamanı olduğunu vurgular.

İşin tuhafı Said Nursi Mehdilikle ilgili hadisleri reddetmesinin yanı sıra yaptığı birbiriyle çelişkili ifadeler kafa karışıklığını gösterir. Çünkü, Mehdi’nin şahıs olarak gelmesini sünnetullaha aykırı gören Said Nursi bir başka yerde de bu görüşleriyle taban tabana zıt bir şekilde “Elbette o kuvvet-i azîmedeki bir hamiyet-i âliye feveran edecek ve Hazret-i Mehdî başına geçip tarik-i hak ve hakikate sevk edecek. Böyle olmak ve böyle olmasını, bu kıştan sonra baharın gelmesi gibi, âdetullahtan ve rahmet i İlâhiyeden bekleriz ve beklemekte haklıyız” diyerek bu defa da Mehdi’nin gelmemesini sünnetullaha aykırı görür.

İşin tuhaf tarafı şu ki, Dünyanın ömründen sadece bir gün kalsa bile, Allah benim ehl-i beytimden bir adam (Mehdi) gönderecektir. O dünyayı, zulümle olduğu gibi, Adaletle dolduracaktır” hadisinde adaletle doldurulan yerin dünya olduğu özellikle belirtilmektedir. Said Nursi’nin dünyayı bırakın kendisi esaret ve yokluk içinde bulunduğu ortama dahi adaleti tesis etme imkânı yokken mensuplarının Said Nursi’yi Mehdi olarak nitelemesi ne büyük bir çelişkidir. Said Nursi, Mehdi’nin kendisi olmadığını "Bizler de kabrimizde Mehdi’nin gelmesini seyredip Allah'a şükrederiz” sözleriyle teyit ederken Said Nursi’yi Mehdi görmek?!..

Said Nursi’nin çelişik görüşleri dışında Mehdi ile ilgili rivayetler tek tek ele alındığında birçoğunun başka hadis ve ayetlerle çeliştiği görülür.

Peygamberimiz bir gün otururken “Biz Abdulmüttalib'in çocukları cennet halkının büyükleriyiz. Ben, Hamza, Ali, Ca'fer, Hasan Hüseyin ve Mehdi” rivayetinde “cennetlik oldukları” ifadesi; vefat eden Osman b. Maz’un’un ardından eşinin “Cennetliktir” sözlerini duyan Allah Resulü’nün, “Öyle demeyin. Ben bile öldükten sonra bana ne olacağını bilmiyorum” uyarısıyla çelişir.

Mehdiyi ispat noktasında sıkıntı çekenler, Said Nursi’nin “Mehdi’nin gerçekte gelmeyip ‘Şahs-ı Manevi’ olarak geleceğine dair sözlerini kendilerine can simidi edinirler. Oysa Said Nursi’nin “manevi olarak geleceğini belirttiği Mehdi”; “Hz. Mehdi, o derece cömert bir kimse olacaktır ki, ona başvurarak “bana şunu ihsan et, bunu ihsan et” diye yalvaracak olanların eteklerini, taşıyabilecekleri kadar doldurarak ihsan edecektir” içerikli rivayet edilen hadislerle çelişmektedir. 

Said Nursi, “dinin bir imtihan ve tecrübe olduğunu” izah ederken Mehdi ve Süfyan gibi ihtilaflı konuları dinin bir imtihanı olarak görür. Bazı şeylerin kapalı kalmasının akla açılan bir kapı olduğunu beyanla her şeyin ayan beyan ortaya konulduğu bir yerde imtihanın anlamsızlığını vurgular. İhtilaflı meselelerde İslam’ın kat’iden başlayarak zanna uzanan delil tabakaları olduğunu söyler. Bu nedenle imanın esasına girmeyen meselelerde kat’i delil istenmesinin doğru olmadığını, reddetmemek ve teslimiyetle hareket edilmesi gerektiğini öğütler. Said, Mehdi gibi konularda kat’i deliller varmışçasına hareket edilmesini doğru bulmaz. Aynı şekilde reddedilmesini de…

Yine Said tüm çelişik beyanlarının yanında Hıristiyan ve Yahudi âlimlerinin eski dinlerinden kalma malumatlarla İslam olduklarını, Müslümanlarca onların (Mehdi gibi) malumatlarının İslam’ın malı olarak değerlendirilmesi vehminin belirdiğini açıklar.

İhtilaf edilen konular ile ilgili rivayetlerde ravilerin beşeri zaafları nedeniyle bazı sözleri, kendi çıkardıkları manaları hadisin aslından zannedip rivayet ettiklerini belirtir.

Said, “İhtilaflı konuların bazısı darbı mesel türündendir. Bunların gerçek manasına bakılmaz. Ne maksat ile edildiğine bakılır” der. Bu tür konuları Peygamberimizin “irşat amaçlı, temsil nevinden zikrettiğini” söyler. “Eğer bu tür meselelerin hakikatinde kusur-hata varsa örf ve nassın toplumdaki âdetindendir, dinin aslından değildir” der.

Said, “dindeki teşbih ve temsillerin gerçek gibi tabir edilmesini ilmin, cahillerin eline geçmesine” bağlar.   

Said-i Nursi, Mehdiliği Kıyamet gibi vakti belirsiz bir hikmet olarak zikreder. Mehdi hakkındaki hadisleri ele alanları kendi kişisel zaafları doğrultusunda değerlendirdiklerini, zamanında saltanat merkezinin Şam, Medine, Kufe, Basra olmasına bağlı Mehdi’nin geleceği yer olarak bu merkezleri zikrettiklerini, kendi cemaatlerini temsil eden liderin şahsında tasavvur ettiklerini, hatta “tasavvurda öylesine ileri giderler ki sanki çıksa gelse halk onu anında tanıyacak”, der.

Bir mektupta ise Said, Mehdi’yi tasavvuf erbabının manevi kılıcı olmakla küfrün sesinin kesilmesi olarak tarif eder. Mehdi hükmünde zatların gönderildiğinden bahisle gerçekte gelecek bir Mehdinin olmayacağına hamleder.

Mehdinin geleceğini bekleyenlerin aksine Said-i Nursi, mevcut hadislerde zikredildiği şekliyle, “adalet dağıtan, güçlü, hidayet ettiren, saymadan mal dağıtan, zulmü bitiren…” özelliklerine sahip müstakil bir mehdinin geleceğini asla zikretmez. Ona göre Mehdi yerine göre bir âlim, mürşit veya müceddittir. Gelecekte ise kendisinin de çalışması sonrası ümmetin birliği ile ortaya çıkacak “halife türünden Mü’min bir şahsiyettir.”

***

Cehalet erbabını yücelten bir kavram 

Yerine göre aynı yerine göre ayrı şahsı ifade ettiği söylenilen İsa Mesih ile Mehdi’nin geleceğine kafayı takanların pek de iyi niyetli olduğu söylenemez.

Mehdiyet, Şia açısından imanın şartlarından biri iken Ehli Sünnet açısından imani hiçbir ağırlığı olmayan bir konudur. Gizemli Mehdi, “gelecek-gelmeyecek-tarafsız” şeklinde üç ayrı grubu ortaya koyması yönünden ümmetin birliğinden ziyade ümmeti ayrıştıran bir fitnedir.

İslam literatüründe Müslümana doğrudan veya dolaylı olarak katkısı bulunmadığı için bu tür konular dini açıdan lehve’l-hadis (boş, anlamsız) konulardandır.

Mehdiliği ısrarla savunan ve İslam’ın olmazsa olmaz şartı gibi görenlerin İslam’a bakışı, anlayışı, yaklaşımı ve yaşam tarzı konularında sorunlu olduğu bir vakıadır. Mehdiliği ümmeti birleştirme konusunda dönüm noktası olarak sunan bu kimselerin kendi varlıklarının ümmeti parçalama adına büyük bir sorun teşkil ettiği; kendi görüşleri dışında tüm görüşlere kapalı oldukları, kendilerini ispat noktasında bu tür konuların alimi olmaya kalkıştıkları, fıkhi konuda ihtisas sahibi olan alimlerin saygınlığını zedeledikleri, ilmi hiçbir kariyeri olmadığı halde konuyla ilgili hadisleri toplayarak gündem oluşturma-kitap neşretme türünden saygınlık kazanmak istedikleri, doğru-yanlış/Kur’an’a uygun veya aykırı demeden buldukları her hadisle amel eden bid’at ehlinin her hadisi savunma sadedinde bu hadisleri de ele alıp savunduğu görülür.  

Hele ilmi çalışmaları ile tanınan, Ateizme karşı bir zamanlar akli ve nakli verileri en bilimsel yönden ele alıp mücadele eden Adnan Oktar gibi zamanında takdir edilen kimselerin sırf Mehdiliği savunma sadedinde hayatının her tarafı ilmen, aklen, naklen çelişkiler ve bid’atlerle dolu bazı tarikat erbabı ile eserlerinin yüceltilmeye çalışılması büyük bir çelişkidir.

Mehdiliği ispat sadedinde gayri meşru anlayış ve yaklaşımların meşrulaştırılması sonrası ümmete çıkarılan ağır fatura karşısında Adnan Oktar gibi ilmi dayanakları güçlü şahısların bu çalışmalarını art niyetsiz değerlendirmek saflık olur.

Mehdiyetin ispatı, alimlerle kavgalı cehalet erbabının yüceltilmesine bağlanmak yönüyle tehlikeli bir süreçtir.

Mehdinin geleceğini iddia edenlerin çizdiği portreye bakıldığında Yahudilerin Hz. İsa beklentisi türünden bir beklenti içinde oldukları da görülür.

Görev sınırları belirlenmiş Mehdi ile Roma karşısında kendilerini muzaffer kılacak, Yeruşalim’i ve Kudus’ü ele geçirecek bir peygamber liderliğinde kurulacak Büyük İsrail hayali, Yahudilerin en büyük handikabı idi. (Luka 2:38)

Oysa gelen Peygamber İsa, mevcut yöneticilere isyan edilmemesi, sözlerinin dinlenmesini ve onların sevilmesinden söz edecek kadar mütavazi biriydi. (Matta 5:41-44) Ayrıca Hz. İsa Tevrat’ı geçersiz kılmadığı gibi onu tamamlamak için geldiğini de söylüyordu. (Matta 5:17) Kur’an da benzer ifadeleri kullanırken ilaveten Tevrat’ta geçen bazı haramların helal edinmesi noktasında Hz. İsa’nın tebliğinden söz eder. (Ali İmran Suresi 50.ayet)

Şartlanmış bellekle Mehdi bekleyenlerin geldiği takdirde Mehdi’ye rest çekmesi Yahudilerin Hz. İsa’ya rest çekmesinden farklı olmayacaktır.

Mehdi’nin gelmeyeceğini söyleyenler, tüm peygamberlere iman eden, saygı duyan, peygamberler arasında ayrım yapmayan ve Kur’an’ın emrettiği şekilde de kulluğunu yerine getirmek isteyen kimselerdir. (Ali İmran Suresi 49.ayet)

Bu kimseler, “Mehdi’nin gelip gelmemesinden ziyade doğrudan kendilerini alakadar etmeyen, ortaya çıkmamakla imtihan nedeni de olmayan bu konuda ne kendilerini ve ne de ümmeti meşgul etmekten” hayâ etmektedirler.

Zaten “İsa, onlardan inkâr hissedince “Allah’a (giden yolda) benim yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havariler: “Biz Allah’ın yardımcılarıyız, Allah’a îman ettik (ruhumuzu ölmeden önce Allah’a ulaştırmayı diledik) ve bizim (Allah’a) teslim olduğumuza şahit ol.” (Ali İmran 52) ayetince Müslüman bir kimse, Peygamberin olduğu kadar Peygamberin varisi mesabesinde bu dine hizmet eden adı Mehdi olmuş yada değil ilim ehline yardım etmeyi kendisine en büyük şeref bilir.  

Gerek savunanlar gerekse seyredenler açısından Mehdiyet meselesi, şu an için İslam’a hizmetten ziyade akli ve nakli sorunları olan grupların meşrulaştırılması için kullanılan tehlikeli bir araçtan başka bir şey değildir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner312