Dinihaber İstanbul Sözleşmesi Raporudur

Son 250 yıldır kıblesini şaşırıp hangi limana yanaşacağını bilmez bir şekilde yol alan bir gemide gitmekte olan Türkiye maalesef kendi rotasını izleyecek kaptanı bulmaktan henüz mahrumdur. Ne kadar kendimizden idarecilere sahip olsak da devlete vurulan prangalardan gemiyi rotasına sokmak imkanı mümkün olmuyor.

Bu prangalardan kurtulmanın yolu, elbette millet olarak beliren her sorun karşısında milli bir duruş sergileyip tavır almakla mümkün.

15 Temmuz darbe girişimini millet sokakta kazanmasına kazandı. Lakin milletin elinin uzanamadığı pek çok gizli veya açık anlaşma ve sözleşme millet ağacını içten içe bir kurt gibi kemirip zayıflatmaktadır.

Bu millet verdiği oy, çağrıldığı miting, durdurduğu darbe teşebbüsleri ve katıldığı savaşlarda her an devletinin yanında durmasını bilmiştir. Vatandaşın verdiği emaneti uluslar arası bazı dengelere kurban eden veya kurban etmek zorunda kalan devletin yaptığı olumsuz sözleşmelerden biri de 11 Mayıs 2011’de imzalandığı şehrin adının verildiği İstanbul Sözleşmesidir.

Neredeyse iki yılı aşkın süredir gündemde tutulan, eleştirilen, toplumsal hayatı negatif etkileri etraflıca alınan sözleşmenin yürürlükte ısrarla tutulmasının nedenini yetkililerin vatandaşa anlatma zorunluluğu bulunmaktadır.

Hangi yardım veya hangi taviz karşılığında böyle bir sözleşmeye taraf olduğumuz hala belirsizliğini korumaktadır.

TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ ÇALIŞMASI SAPKIN İSKANDİNAV ÜLKELERİNE AİT

İstanbul Sözleşmesi’nin uygulandığı ve örnek alındığı dört İskandinav ülkesi Norveç, Danimarka, Finlandiya ve İsveç'te cinsel saldırı ve tecavüz oranlarının yüksek olması bu sözleşmenin bir yaraya merhem olmaktan çok yarayı kaşımak ve sonuçta kansere çevirmek amacı taşıdığını göstermektedir.

Uluslararası Af Örgütü'nün (Amnesty International) yayınlanan raporuna göre İskandinav ülkeleri olan Finlandiya’da 50 bin kadın tecavüz ve şiddete maruz kalırken 2017 yılında bu kapsamda 209 mahkumiyete hükmedildi. Yine Danimarka’da aynı yıl 24 bin kadının tecavüze uğradığı bunların tamamının mahkemeye intikal etmesine rağmen 94 mahkumiyetle sonuçlandığı göz önüne alındığında bu sözleşmenin oluşturulan bataklıkta sivrisinek avlamaktan farksız olduğu görülecektir.

Avrupa’nın elinde Kur’an gibi insanın ruh ve beden bütünlüğünü tamamlayan bir kitap, karşılıklı hakların uygulamalı olarak aktarıla geldiği tefsir, hadis, fıkıh, kelam gibi ilimlerde olmayınca bolca bocalamaları ve arayışlara girmeleri normaldir.

İşin dikkat çeken bir diğer boyutu ise Türkiye’de hiçbir fiziki delile ihtiyaç duyulmayıp kadının ahlaki ve kültürel yapısı da göz önüne alınmadan kadının beyanı esas alınıp rıza dışı ilişki tecavüz kabul edilip bir erkek 8 ile 40 yıl arasında hapis cezasına çarptırılırken Finlandiya, Norveç ve Danimarka hala rıza dışı cinsel ilişki tecavüz olarak tanımlamıyor.

SÖZLEŞMEYE GÖRE TÜM KADINLAR BAKİRE MERYEM, ERKEKLER İSE ŞEYTAN

Sözleşme öylesine çarpık bir şekilde uygulanmaktadır ki erkeğe gelince sapkın Avrupa’nın sosyal hayatı esas alınmakla baştan suçlu/saldırkan/tecavüzcü ilan edilirken; kadın boyutundan bakıldığında ise Müslüman Türk halkının ahlak yapısı esas alınarak “Bir Türk kadını/iffetli bir kadın kendi kendine iftira atmaz” denilerek tüm kadınlar ahlaki, sosyal ve psikolojik yapısına bakılmaksızın bizde Rabiatü’l-Adeviyye, batılı kültürle bakire Meryem statüsüne sokulmakla erkek iki kez şeytanlaştırılmakla cezalandırılmaktadır.

Devletin laik yapısı dikkatimizden kaçmamakla birlikte laik devletin yapısını oluşturan bireylerin dini ve vicdani boyutunun göz ardı edilmesi laik devlet anlayışıyla bağdaşmamaktadır. Laik devlet,  dinler karşısında mesafeli olmak değil farklı din sahipleri karşısında devletin tarafsızlığını korumanın yanında din mensuplarının asgari ihtiyaçlarını yerine getirmenin ötesinde onları dikkate alarak gerekli kanuni düzenlemeler yapmasını zorunlu kılar.

Müslümanların eğitim, maddi sıkıntılar, kişisel psikolojik rahatsızlıklar ve hatalı kültürel kodlamalar dışında bir sorunu da yokken bu sözleşmenin İslam toplumlarına sunulması ihtiyaçtan değil dayatmadan kaynaklanmaktadır.

SÖZLEŞME HUKUKİ BİR METİNDEN ÖTE BİR DEVLET POLİTİKASI

“Bütüncül politikalar ve veri toplama” başlığı altında sözleşmenin hukukun ötesinde tüm kamu kurumlarınca alınması gereken tedbirler ve politikalardan söz edilmektedir. Sözleşmede eşcinsellerin haklarını da kapsadığı düşünüldüğünde Adalet Bakanlığı’ndan Milli Eğitim Bakanlığı’na, Emniyet ve Askeriyeden en alt birimdeki kamu görevlisine, belediyeden sivil toplum örgütlerine varıncaya kadar eşcinseller normal vatandaşlarla aynı haklara sahip olmanın ötesinde kadınlar statüsünde tutulmakla toplumun en ayrıcalıklı ve dokunulmaz vatandaşı olup çıkmaktadırlar.

EŞCİNSELLERE YÖNELİK YENİ HAK TALEBİNE HUKUKİ ALT YAPI KAZANDIRILIYOR

 “Özellikle mağdurların haklarını korumaya yönelik önlemler olmak üzere, iş bu Sözleşme hükümlerinin cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka görüşe sahip olma, ulusal veya sosyal menşe, bir ulusal azınlıkla bağ, mülkiyet, doğum, cinsel yönelim, cinsel kimlik, yaş, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen ya da mülteci olma durumu veya başka statüler temelinde herhangi bir ayrımcılık olmaksızın Taraflarca uygulanması güvence altına alınmıştır.” (Temel Haklar, Eşitlik ve Ayrım Gözetmeme, Madde 4- 3. fıkra)

İlgili maddede “cinsel yönelim ve cinsel kimlik” olarak zikredilen kavramların dışındaki tüm mağdurların hakları zaten mevcut kanunlarda düzenlenmiş ve her ne sebeple olursa olsun koruma altına alınmıştır. Bu maddede toplumun tüm kesimleri göz önüne alınmış da düşünülüyormuş izlenimi verilmiş. Lakin büyük bir cingözlük yapılarak araya cinsel sapkınlar katılarak onlara hukuki alt yapı oluşturulmuştur. Bu maddeye binaen sözleşmenin altına imza atan her ülkede eşcinseller yeni haklar talep etmektedir. Bir noktada bu sözleşme kendi çapında sapkınlık yapanların meydanlara inmesinin yolunu açarken savaşa girdikleri toplumun ahlakıyla da pazarlık şansını yakalamışlardır.

VATİKAN’A ONAYLATILAN SÖZLEŞMENİN DİYANET’E ONAYLATILMASI AN MESELESİ

Eşcinsellerin kadınlarla aynı statüye tabi kılınarak dokunulmazlığa ilave yapılacak reklam tanıtımlarıyla sayısı artan eşcinsellerle aile bireylerinin her birinin lezbiyen veya eşcinsel olması bir noktada garanti altına alınmış olacak.

Sonrası eşcinsel evliliğin dini boyutu olan nikahla taçlandırılması olacaktır. Ki nihayetin de bunlar Müslüman olduğuna göre “Nikahı Camide mi yapalım yoksa belediye nikah salonunda mı?” tartışmaları başlatılacaktır. Bu sözleşmeyi devlete imzalatanların iyi bir PR çalışması ile iktidar yapacakları bir hükumetin  Diyanet üzerinde yapılacak baskı ve atanacak etkisiz bir başkanla Papa’yı razı ettikleri gibi “cinsel ilişkiyi Müftü nezaretinde kıyma fetvası..” alması mümkün olabilecektir.

SÖZLEŞMEDE FITRAT REDDEDİLMEKTEDİR

İstanbul Sözleşmesi’nde Allah’ın biyolojik olarak fıtraten farklı yaratıp farklı programladığı kadın ve erkek, toplumsal cinsiyet bağlamında “Kadınlar ve erkekler için toplum tarafından uygun görülen ve sosyal olarak inşa edilen roller, davranışlar, eylemler ve nitelikler..” şeklinde tanımlanmakla cinsiyet farklılığı yaratılışa değil toplumsal öğrenmeye indirgenmektedir.

Yani “cinsiyete dair farklı davranış kalıpları sonradan öğrenildiğine göre yeniden bu şekillendirilebilir” denilmekte ve bu şekillendirme adına çalışmalar yapılmaktadır.

Yine girişte “Kadına karşı şiddetin yapısal özelliği toplumsal cinsiyete dayanmaktadır” denilmekte ve her ne sebeple olursa olsun erkek her halükarda suçlu ilan edilmektedir. Kadın ne olursa olsun daima masum ve günahsız kabul edilmekle adeta ilah seviyesine çıkarılmakta erkek kadının tüm hata ve yanlışlarına rağmen hesap sorulan taraf olmaktadır.

Bir kadının iletişim bozukluğu olabileceği düşünülmezken kültürel nedenlerle olabilecek uyumsuzluklar göz ardı edilmektedir. Bu cümle açıkça erkeğin duygularını, ekonomik şartlarını, içinde yaşadığı olumsuz süreçleri göz ardı ederek her halükarda kadını erkeğe kayıtsız kılmaktadır. Erkek kadının her an yanında olacak ama kadın erkeğin yanında yer almayacaktır.

18 YAŞINDAKİ KIZ ÇOCUĞU KADIN KABUL EDİLMİŞTİR

“Kadınlar” kelimesi 18 yaşın altındaki kız çocuklarını da kapsar.” (Tanımlar, f bendi) denilmekle sadece eşler arasında çıkan sorunlarda kadın değil anne babanın velayeti altında evlenmemiş kız çocukları da evlenmiş kadın gibi muamele görebilecektir. Evinde baba korumasındaki kız çocuğunun yaptığı bir yanlışta onu korumak isteyen baba bazı engeller ve yaptırımlar uyguladığında tıpkı evli kadının kocası gibi “şiddet” uygulayan konumunda ağır yaptırımlarla karşılaşabilecektir.

Hatırlanacağı üzere Zonguldak’ın Devrek İlçesi’nde belediye temizlik işçisi 43 yaşındaki Sefer B., evde bir erkekle yakaladığı kızı 19 yaşındaki E.B.’ye tokat atmış. Kızının şikayeti üzerine, ’Basit kasten yaralama’ suçundan hakkında dava açılan Sefer B.’ye 740 lira para cezası verilmişti.

Bundan böyle bırakın tokadı, bir anne babanın kızını koruma adına ona getireceği arkadaş ve sosyal medya yasağı  İstanbul Sözleşmesi’nce hürriyeti engelleme ve şiddet kapsamında değerlendirilebilecektir. Bu sözleşmenin ileri boyutunda çıkarılacak kanunlarla vatandaşın ailesinin bütünlüğünü koruma adına alacağı her tür tedbir ağır yaptırımlarla cezalandırılarak işsiz kalmak, işini kaybetmekle ailenin dağılması dahi mümkün olacaktır.

Gençlerin bu sözleşme ortamında büyümesi durumunda zaten yapılan filmler, oynanan tiyatrolar ve sözde hak arayan örnek kadın tiplemesi yazılarla mahkeme yolunu öğrenen kız çocuğunun babasının sosyal medya hesabına dahi müdahale etmesi durumunda bir anlık öfkeyle mahkemeye koştuğunu düşünsenize… Çocuk pişman olsa da arabuluculukta sözleşmede olmadığına göre o baba artık bitti demektir. Memursa aldığı hapis cezasıyla meslekten ihraç, tüccarsa kapanan tezgahla iflas eden aileyi zorlu bir hayat bekleyecektir.

KADIN ZORAKİ ERKEKLE YARIŞTIRILMAKTADIR

Sözleşmenin giriş bölümü başlı başına sakattır. “Kadınlara yönelik şiddetin, erkeklerin kadınlar üzerinde tahakküm kurmasına ve kadınlara yönelik ayrımcılığa neden olan ve kadınların tam ilerlemesini engelleyen ve kadınlar ile erkekler arasındaki tarihsel eşitlikçi olmayan güç ilişkisinin tezahürü olduğunun bilincinde olarak..” denilmekle farklılıklara uygun hukuk ve ahlak kuralları ortaya koymak yerine adeta kamyonda arabadır, otomobilde arabadır ve her ikisinin işlevi farklı olsa da biz her ikisini de araba altında aynı işleri yaptıracağız denilmektedir. Ve yaptırılmaya da çalışılmış nihayetinde sonuçta kadın erkekle yarışır hale getirilirken gücünün üzerinde efor sarfeden kadın yorulmuş, bu yarışta bitkin düşmüştür. Rol çatışmasına sürüklenen kadının yorulmasının yanında dağılan yuvasıyla ortada kalması yanına kar kalmıştır.

DİNİ DAHİL TOPLUMU TOPLUM YAPAN TÜM DEĞERLER YOK SAYILMAKTADIR

Materyalizm ve adaşı Komünizmin insani değerleri ayaklar altına alan ama tutunamayıp tarihin çöplüğünde yer almasına bağlı savunduğu demode tezler İstanbul Sözleşmesinin satır aralarına serpilmiştir: “….veya kadınlar ve erkekler için alışılagelmiş rollerin bulunduğu düşüncesine dayanan ön yargıları, örf ve adetleri, gelenekleri ve her türlü farklı uygulamaları ortadan kaldırma amacıyla kadınlar ve erkeklere ilişkin sosyal ve kültürel davranış modellerinin değişimini sağlamak için gerekli tedbirleri alır.” (Genel yükümlükler bölümü, Madde 12/1)

Dikkat edilirse var olan İslami ve insani tüm değerler sayılmış ve bunların değişiminin sağlanıp gerekli tedbirlerin alınacağı belirtilmektedir. Avrupa’nın değerlerden mahrum toplum yapısı dikkate alındığında İslam toplumun köklü değerler toplamının yerine neyi koyacağı destek verdiği ensest, eşcinsel, hayvansal ilişkiden anlaşılmaktadır.

AİLEYİ KURTARMAK DEĞİL BİTİRMEK İÇİN ADETA FIRSAT KOLLANMIŞTIR

“Taraflar işbu Sözleşme kapsamındaki her türlü şiddete ilişkin olarak, arabuluculuk ve uzlaştırma da dahil olmak üzere, zorunlu alternatif uyuşmazlık çözüm süreçlerini yasaklamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.” (Madde 48)

Dinimizde küs olan arkadaşlar dahil karı kocayı barıştırma adına araya girmek hatta bu konuda uzlaşma adına yalan söylemek bile caiz kabul edilmişken İstanbul sözleşmesi her ne sebeple olursa olsun –dayak, müdahale, ikaz, nasihat, yasak koyma- gibi aile içi sorunu kaldırmaya yönelik alınacak her tür tedbiri şiddet kapsamında değerlendirmekte ve konunun mahkemeye intikali sonrasında tarafların pişmanlıklarını yok sayarak uyuşma şeklinde bir kurtuluşu yok saymaktadır.

SÖZLEŞME KIBLESİNİ ŞAŞIRMIŞ HRİSTİYAN DÜNYASININ YOL ARAMA ARAYIŞIDIR

Allah Kur’an’da birey ve toplumsal normların ancak ilahi yasalarca düzelebileceğini belirterek insanların Allah’tan müstağni bir şekilde koyacağı normların ancak azgınlıklarını arttıracağını belirtmekle her zaman olduğu gibi en doğruyu söylemiştir.

Sözleşmenin tamamına ve uygulandığı ülkelere bakıldığında sorunun varlığını tespit dışında alınan tüm tedbirlerin aile ve toplumun yıkımını arttırmaktan başka bir işe yaramadığı açıktır.

Gerek ülkemizde gerekse sözleşmenin altına imza atan ülkelere bakıldığında kadına karşı şiddet azalma yerine artış eğilimi göstermiştir. Hukuki düzenlemede esas olan var olan sorunun azalmaya yüz tutup zamanla bitmesi iken maalesef bu sözleşme var olan sorunları azaltmanın ötesinde sorunları içinden çıkılmaz hale getirmiştir.

ŞİDDET ÜZERİNDEN AİLEDE KARŞILIKLI HAKLAR YOK SAYILMAKTADIR

 “…kadına karşı şiddet, bir insan hakları ihlali ve kadınlara yönelik ayrımcılığın bir biçimi olarak anlaşılmaktadır ve ister kamusal ister özel alanda meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zarar veya ıstırap veren veya verebilecek olan toplumsal cinsiyete dayalı her türlü eylem ve bu eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma anlamına gelir.” (Yaptırımlar, tanımlar, Madde 3-a)

Cümle ilk etapta kulağa hoş gelmekle birlikte “psikolojik, ekonomik zarar veya ıstırap veren veya verebilecek olan toplumsal cinsiyete dayalı her türlü eylem..” cümlesi bir eşin diğer eşin sosyal medya hesabına, paylaştığı resimlere, eve gelme gitme, çıktığı arkadaş ve ortamına dair edeceği her tür ikaz şiddet kapsamına sokulmaktadır.

İslam toplumunda ailede birbirine karşı sorumlu bireyler yerine Avrupa’nın birbirinden habersiz bireylerin oluşturup adına “bireyselleştirme” denilerek aile ortamı adeta bizdeki  üniversiteli gençlerin bir süreliğine birlikte yaşadıkları bir mekan olarak tarif edilmektedir.

NAMUS VE DİN ŞİDDET KAVRAMIYLA ÖZLEŞTİRİLMEKTEDİR

“Taraflar kültür, örf ve adet, gelenek, din veya sözde “namus”un işbu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemini için mazeret oluşturmamasını sağlar” (Genel yükümlülükler bölümü, Madde 12/5) 

Yani bir kimsenin eşine veya aile bireylerinden birine Müslüman ahlakına mugayir gördüğü bir konuda yapacağı her tür nasihat, alacağı tedbir içinde dayak olsun ya da olmasın şiddet kapsamında değerlendirilmektedir.

“Sözde namus” terkibi  başlı başına bir faciadır.

 İslam’da Melek Cebrail’in diğer adı “namustur”.

Namus kavramı İslam’da haya, iffet, utanma duygusu olarak kullanılır. Namusu ifade anlamında şu hadisler meşhurdur:

“Haya imandandır”,

“İslam’ın özü hayadır.”

Bütün peygamberlerce söylenegelen bir söz vardır; o da, "utanmazsan istediğini yap"

“Îman yetmiş küsür şubedir, haya da imandan bir şubedir"

Yine Nur Suresi, 23-24; Ahzap Suresi, 58-59; Nur Suresi, 4. Ayetlerde kadının örtünmesinden, iffetinden, erkek ve kadının gözünü haramdan sakınmasından, namuslu kadına ve erkeğe iftira atılmamasından, dışarı çıkıldığında iffetsizliğe yol açacak giyimden uzak durmakla namus kavramı ve davranış şekilleri genişçe açıklanır.

Sözleşme bu şekliyle zina durumunda dört şahit isteyen Nur Suresi ile hesaplaşma görüntüsü arzetmektedir. İslam dört şahit istemekle adeta zinanın ispat edilebilirliğini imkansızlaştırmıştır. Zina ispatı mümkün olmaktan çıkarılırken taciz konusunda İslam Toplumsal Sözleşmesine(örf ve adet) göre kadın ve erkeğin karşılıklı mahremiyet ve ahlak ilişkisi kapsamına almakla imkansız bir hale getirilmektedir.

Her zaman olduğu gibi tedbir almak yerine Avrupa Hukuku davetiye çıkardığı suçları sonuçta cezalandırmakla adeta insan haklarına karşı pusuya yatmaktadır.

Aslına bakılırsa namus kavramına aykırı davranmada Tevrat ve İncil’in hükümleri Kur’an’dan daha kesin ve sert iken sözleşmede namusun “sözde” denilip ele alınması Vatikan ve diğer kiliselerin içine düştüğü acıklı hali göz önüne sermektedir.

Bu sözleşme tam bir namussuzluk örneğidir ve yetkililerin derhal bu sözleşmeyi feshetmeleri gerekmektedir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Enver 2019-10-07 08:22:48

bu batıl şer sözleşmenin neresinden bakılırsa bakılsın toplumu huzursuz eden,yuva yıkan,şeytanlığı önem veren bir yapıdır,vatikanın imzalaması kendi yapısına,imaj vehedeflerine uygun olabilir ama asla ümmete uymaz.buna rağmen imzalanır çünkü baskı,medya,sanal alemden gelince kapalı kapılar ardında birilerine de imza ettirirler. imzalanması da toplumu değil imzalayan,sisteme entegre eden,uygulayanların vebali,günahı boynuna.zaten ülkede uygulanıyor ayrıca benzer diğer yaptırımlar da var.yuvalar yıkılıyor,aileler huzursuz,ailenin en mahremine karışılıyor,çocuk ana,baba diyalojuna karışılıyor,evladın ahlaksızlıklarına müdahale edilmesi engelleniyoreşin ki de aynı durumda koca bir hiç görülüyor.erkek sadece sömürülen biri durumunda