Akıl, etimolojik olarak “bağ” demektir. Elle tutulan,  gözle görünen her şeyi, “göz” algılar, beyne iletir beyin/ zeka ne olduğunu algılar, ama somut görünün ardındakileri görmek için “akıl” gereklidir.

 “Akıl” görünenin ardındaki görünmeyenle bağ kurar, bilgiyi salt malumat olarak “zeka” öğrenir ama “akıl” işler. Örneğin, “zeka” arabanın motoru gibidir, “akıl” ise direksiyon gibidir. İnsanlar kainatı görüp yaratanı ile bağ kuruyorsa akıllı insandır, bir Profesör en zor problemleri çözüyor, en  üstün deneylerle yeni keşiflerde bulunuyor ama Allah’ı tanımıyorsa “zekidir” ama “akıllı” değildir. Elindeki malzeme ile uğraşıyor ama malzemenin asıl sahibini düşünemiyorsa beyni motor gibi çalışıyor ama yaratanını düşündürmüyorsa “aklı” çalışmıyor demektir.  Örneğin, yağmur artı bulutla eski bulutun birleşmesi ile yağıyor, bunu bilir ama bulutu yaratan niye yaratmış, kim yaratmış, bunları pek düşünemez. “Bağ “kuramaz.

Tarih okuyan ve yazan için de sadece zeka yetmez, “falanca olay falanca tarihte olmuştur” diyerek olayları ya da tarihlerini öğrenmek  salt malumattır, “bilgi” değildir “irfan” hiç değildir,  çünkü bilgiye dönüşmesi için,  siyakını sibakını düşünmek gerek bunun için, “akıl” gereklidir.

Bizde bu yazımızda bir iki vakayı resimleyelim ama satır aralarını boş bırakalım, satır aralarını bağ kuranlar doldursunlar.

600 yıllık koca Osmanlı İmparatorluğu neden yıkılmış?  Neler olmuş?  Bize tarihi anlatan kitapları kimler yazmış? Yazılanlar, doğru nas ve kaynaklara dayanıyor mu? Yıkımına sebep olan gerçeklerin yazılmasına kimler engel olmuş?
Asırlardır bütün alem-i İslam’a ve Ülkemize, 1800’lü yılların başında, sinsi bir jargon atıldı, “Yeniklikler ve Tanzimat, yozlaşmış, yobazlaşmış setleri kırmak içindi, modernlik ve çağdaşlık içindi,”   bunun böyle olmadığını bilen alimler dahi “gericilik” yaftası yememek için “kral çıplak” diyemediler. Ve Islahatlar ve Tanzimat fermanları, (yenileşmeler) bizi bizden aheste aheste kopardı. Batıdan/dışarıdan gelen hiçbir ilim adamı ve hiçbir değer bizimle uyuşmadı, zaten gelenlerin çoğu ya ajan çıktı ya hain. Evet Sokkulu’yu hatrılatacaklar ama o ve onun gibi niceleri dokuz yaşında alınıp Müslümanlaştırılmıştı, ama Islahat Dönemindeki fecaat farklıydı, zira o dönemde Harbiye’ ye, Mülkiyeye alınan elemanlar küçük yaşta eğitilmiş asker değil, direk Fransa, İngiltere, İtalya Avusturya, gibi ülkelerden getirtilen elemanlardı, evet bazılarına İslami kimlik verilip isimleri değiştiriliyordu ama bu dikkat çekmemek için yapılıyordu. 
Bu cümleler pek çok kimse için “bağnaz cümleler” olarak algılanabilir ama müsaade edin tarihi bir iki vakayı paylaşalım, onlarcasının üstü örtüldüğünü hatırlatalım ve yine bağ kurma becerisi olanlar bağ kursunlar.

Dışarıdan dayatmalarla yapılan Islahatlar akabinde Mülkiye Harbiye de baş köşelere getirilen Gayrimüslimler ne kadar yenilik getirdi? Bunun akabinde ayaklanmaların, kalkışmaların artması, padişah katline varacak kadar kaos ortamlarının oluşması tesadüf müydü?  Değişimler/yenilikler Osmanlı’yı ileri seviyeye taşımak için yapıldıysa neden Osmanlı bu dönemin akabinde güç kazanacağı yerde güç kaybetti?

Batı yanlısı yenilikçi padişahlar döneminde, kılık kıyafetlerde, bütün birimlerde yenilikler yapılıyordu ama bu yenilikler, en karışık, en kargaşa olan dönemleri doğuran dönemler oluyordu.

Bize dayatılan, İngiltere’nin “Islahat projesi” yenilir yutulur gibi değildi, Meclis-i Vala ile Meclisi Tanzimatın birleştirilerek Müslim ve gayrimüslim üyelerden oluşan meclis kurulacaktı. Her ile vilayete valilerin maiyetine birer gayrimüslim müsteşar atanacak, her birimin başına yardımcı olarak gayrimüslim elemanlar yerleştirilecekti, Rusya’da bu konuda sürekli Osmanlı’ya baskı yapıyor, Ortodoksları kolluyor köşe başlarına gelmesi için uğraşıyordu. Anayasa gibi çeşitli nizamnameler hazırlandı, Osmanlı, Rusya’nın, İngiltere’nin, Fransa’nın, isteklerini yerine getirince iç işlerinden ellerini çekeceklerini zannetti, Islahatları kabul etti ama heyhat! Artık daha çok içimizdelerdi, kılcal damarlarımıza kadar girmişlerdi.  Ve “çağdaşlaşma” diyerek çöküş dönemi başlatıldı. Ayaklanmalar, nümayişler, kıtaller aldı başını gitti.

Batıya/dışarıya  açılma dönemi ve batı eli ile içimizdeki azınlıkların her bir birime sistemli yerleştirme çabaları… Öyle ki kültür hayatımızdan, maarif sistemimizden, askeri taktiğimize kadar onlar karışır olmuştu. Hem eğitim hem kültür alanında onlara bırakılan salahiyetleri, getirilen ecnebi elemanların, nasıl suiistimal ettiklerini uzun anlatmak gerekir ama biz şimdilik sadece askeriyemizdeki bir iki ismi hatırlayalım.

Örneğin, Humbaracı Ahmet, Galata Mevlevihanesi’nde yatan tarihi mübarek şahıs! Sitayişle anılan bu zatı hatırlayalım. Evet,  bu zatın tarih sahnesinde görülmesi ıslahatlardan evveldir, o dönemim ayak seslerinin yeni duyulduğu dönemde Osmanlı ordusunda paşa olmuştur. (Islahatlar öncesinde paşa olan bir zat misyonerlik yaparsa, Islahatlar sonrasında gelen şahsıların yaptıklarını varın siz hesaplayın.)

I. Mahmud döneminde üst düzey bir komutan, “Humbaracı Ahmed,”  ismi ile Osmanlı hizmetine girmişti.
Humbaracı, Fransız soylularından olup, asıl ismi Claude-Aleksandre Comte de Bonnevale’di. Kont de Bonnevale, küçük yaşlarda orduya girip, kısa zamanda kendini göstermişti. Fakat 1704’te Fransa Kralı XIV. Louis ile arası açılınca! Ordudan ihraç edildi. Bunun üzerine Avusturya’ya giderek, kendisi gibi Fransız olan Prens Eugene’in hizmetine girdi. 1716’da, Osmanlılar’ın mağlup olduğu Petervaradin Muharebesi’ne katıldı. Yani Osmanlılara karşı savaşmış bir düşman askeri idi.

Daha sonraları, Müslümanlığı kabul ederek, İstanbul’a gidebilmek için sadrazamdan izin isteyen Bonneval Kontu’nun aslında  Müslümanlığı kabul etmek gibi bir niyeti yoktur; tek istediği, sadrazamın desteği ile Balkan topraklarında ve Eflak-Boğdan’da Avusturya İmparatoru’na karşı müdahalede bulunabilecek bir silahlı kuvvet oluşturmaktı. Birde  Macaristan’ın bağımsızlığını körükleyerek İmparator’un gücünü bertaraf etmekti. Bu konuda Avusturya birliklerini birçok kez zor duruma düşürmüş olan tahtın talibi Macar II. Ferenc Rakoczi’ye güvenmekteydi. Patrona isyanı’ndan sonra sadrazam olan Topal Osman Paşa, arka arkaya mağlup olunan Avusturya’dan intikam alınması için orduda ıslahat yapılması taraftarı idi. Kendisine orduda ıslahat yapılması için bir layiha sunan Kont de Bonnevale’i 1731’de İstanbul’a çağırarak, Humbaracı Ocağı’nın başına getirdi. İstanbul’da bulundu¤u sürede birçok diplomatik meseleye de karışan Humbaracı Ahmed Paşa, humbaracıları, maaş alamadıkları bahanesi ile ayaklandırdı. 

Bunun üzerine, 1738’de Kastamonu’ya sürüldü. Birkaç ay sonra affedilerek eski görevine döndü. Birçok konuda Osmanlı hükümetine layihalar sundu. Sonra ajan olduğu ortaya çıktı Osmanlı da olan biteni rapor ettiği mektupları ele geçirildi.  Bu yüzden kaçmaya çalıştıysa da, başaramadı. 23 Mayıs 1743’te öldü ve Galata Mevlevihanesi haziresine gömüldü.

Humbaracı, Kendisi gibi sonradan Müslüman olan üç Fransız subay ile Avrupalı başka milletlerden paralı askerler Humbaracı Ahmed Paşa’nn yardımcılarıydı. Humbaracı Ahmed Paşa’nın ölümünden sonra evlatlığı Süleyman Ağa, ocağın idaresini üstlendiyse de, Humbaracı Ocağı 1750’de kapatıldı.

Humbaracı, Bern ve Zürih’teki Protestanlar’ın Osmanlı Rumelisi’ne iskânı için çok  uğraşmıştı. Ajan olduğu anlaşılınca kaçmayı düşündü ama kaçamadı. Daha önce Osmanlılara karşı savaşmış birini, paşa yapmak kimlerin fikriydi?

Bilindiği gibi ıslahatlardan önce Yahudi ve Hıristiyanlar, ne Mülkiyeye ne Harbiye’ye giremiyordu. Asâkir-i Mansure’nin ilk kadrolu Hristiyan ve Avrupalı talimcisi İtalyan süvari subayı Giovanni Timoteo Calasso oldu. Napolyon Bonaparte’ın Rusya seferine de katılmış oda humbaracı gibi Osmnalılara karşı savaşmış bir düşman askeri idi. Calasso, ülkesi Piemonte’de yaşanan devrimin Avusturya güçlerince bastırılmasından sonra yüzbaşı rütbesindeyken buradan ayrılmış ve çeşitli Avrupa ordularında profesyonel asker olarak görev almıştı. Calasso, İstanbul’daki Fransız elçisi tarafından Serasker Ağa Hüseyin Paşa ve halefi Hüsrev Paşa’ya tavsiye edildi. Hüsrev Paşa’nn önerisiyle padişahla görüflen Calasso’dan Topkapı Sarayı’ndaki 280 içoğlanına binicilik dersleri vermesi istendi. II.Mahmud, ona Rüstem Ağa ismini verdi.

 “Calasso, Gülhane Bahçesi’nde yapt›rdığı süvari talimleriyle yüzyıllardır devam eden Osmanlı biniş tarzı yerine Macar hafif süvarilerinin eğitimini getirdi. Ayrıca, Osmanlı eyer ve üzengileri terk edilerek Macar eyerlerini andıran Tatar eyerleri kullandı. Osmanlı süvarileri bu değişikliklerden rahatsız oldular alışamadılar.  Eski eğerleri üzerinde sanki bir divanda oturur gibi yarı bağdaş halinde at binerlerken, yeni eyer ve üzengilerle ayaklarını  sarkıtmak zorunda kalmışlardı. Bu değişikliklere onay veren ve yeni süvari talimlerine bizzat katılan II. Mahmud dahi bu yüzden birkaç kez attan düşmüştü. O tarihlerde İstanbul’da bulunan bazı İngiliz gözlemcilere göre, Osmanlı ordusunun güçlü tarafı olan süvari bölümünde yapılan bu yenilikler büyük bir hataydı.” (Osmanlı Tarihi)

Dışarıdan gelen önü alınamaz şekilde iç işlerimize giren yabancı eli hiçbir sahada iyilik getirmedi, eski düşman asla dost olamadı.

Yine, bir yenilik,  hem de en büyük en faydalı yenilikten bahsedelim. Sultan Abdülaziz dönemi Osmanlı donanması için ahşap gemilerden zırhlı gemilere geçiş oldu. Aslında yelkenlilerden buhar gücüyle çalışan gemilere geçiş II. Mahmud döneminde başlamış ve İngiltere’den sivil nakliye gemileri satın alınmıştı. 1856 yılında 78 toplu Peyk-i Zafer kalyonuna İngiltere’de makinaların takılmasıyla Osmanlı donanması buhar gücüyle çalışan ilk savaş gemisine sahip oldu. Bilindiği gibi zırhlı muharebe gemisi dünyada ilk kez 1861’de yapıldı. Güçlü bir donanma kurma konusunda Sultan Abdülaziz’in gösterdiği şahsi merak neticesinde 1864’de İngiltere’ye sipariş edilen zırhlı muharebe gemisi, kısa bir süre sonra Osmanlı donanmasındaki yerini aldı. Yerli gemi sanayi teşvik edildi. Osmanlı donanması, kısa bir süre içerisinde gemi adedi bakımından dünyanın dördüncü büyük filosu oldu. Ancak deniz gücü demek sadece sahip olunan gemi adedinden ibaret değildi. Böylesi bir donanmanın bakımını yapma ve modernize etmenin orta vadede getireceği mali yük hesaplanmamış; teçhizata öncelik  verilirken işin personel tarafı ihmal edilmişti. Bu yüzden Abdülaziz döneminde Osmanlı donanması askerî ve siyasi açıdan devlete umulan faydayı sağlayamadı. Yani paramızı aldılar görünürde büyük bir yenilik yapıldı ama yine sonuç hezimetti, çünkü düşman bize kasayı verse de anahtarı kendi elinde tutuyordu.

Şunun altını çizmek lazım ilim, bilim, yenilik, nerede olursa alınmalı, pek tabiî ki uluslar arası ticarette yapılacak, teknolojisi iyi olanın teknolojisinden faydalanılacak. Mesele şu,  düşmanımız olduğunu bildiğimiz ülkelere gereğinden fazla güvenip içişlerimize kadar içimize almak. İçimizdeki onların dindaşlarını bağa bekçi yapmak… Bütün bunları körü körüne kendi değerlerimizi arkaya atarak yapmak... Kızdığımız noktalar burası.

Bu örnekleri çoğaltabiliriz,  mesela demiryolu ihaleleri…

O dönemlerde, İngilizlerin Batı Anadolu’da yaptığı ikinci demiryolu hattı, izmir-Kasaba (Turgutlu) Demiryolu’dur. Osmanlı çok büyük paralar yatırmıştı, 4 Temmuz 1863’te hattı inşa imtiyazı Edward Price’e 99 sene süreyle verildi. Devletin şirkete taahhüt ettiği kâr oranı sermayesinin %6’sı idi. 1864’te yapımına başlanan hat, 10 Ocak 1866’da Turgutlu’ya ve 1875’te de Alaşehir’e ulaştı. Bir ara demiryollarını bizzat inşa etmek isteyen Osmanlı hükümeti, 4 Ağustos 1871 tarihli bir irade ile Haydarpaşa-izmit Demiryolu’nun inşasına başladı ve hat 3 Mayıs 1873’te İzmit’e vardı. Anadolu’yu geçip Basra Körfezi’ne ulaşacak büyük bir projenin parçası olarak düşünülen ve kötü bir şekilde inşa edilen bu demiryolu, 1880’e adar devletçe işletildikten sonra ingilizlere kiralandı. Devletin inşa ettiği hatlardan birisi de 1873’te inflasına başlanan Mudanya-Bursa Demiryolu’dur. Ray döşeme işi iki Fransız müteahhide verildi ve 41 km’lik Mudanya-Bursa arası 1875’te tamamlandı. Ancak, kötü döşenmiş olan bu hat 1892’ye kadar işletmeye açılamadı. Altını bir kez daha çizelim kötü döşendiği için kullanılamadı. Daha  sonra yeniden büyük bir kaynak aktarıldıktan, tamir edildikten sonra açıldı.

Osmanlı Devleti’ni en fazla uğraştıran yatırım Rumeli Demiryolları oldu. Daha önce anlaşma imzalanan üç değişik grubun yükümlülüklerini yerine getirememesi üzerine Avrupa’ya gönderilen Nafıa Nazırı Davud Paşa, 17 Nisan 1869’da aslen Macar Yahudi’si olan Baron Maurice de Hirsch ile anlaştı. Hükümet, uzunluğu 2.000 km’yi bulan ve yedi senede inşası planlanan bu demiryolunun işlemeye başlamasından itibaren kilometre başına 14.000 franklık bir kârı şirkete garanti etti. Hirsch, görevlerini yapmamasına rağmen, başvurduğu çeşitli oyunlar ve Davud Paşa gibi bazı devlet adamlarına verdiği rüşvetler sayesinde büyük kazançlar elde ederek Avrupa’nın en büyük zenginleri arasına girdi; Osmanlı’dan dolandırdığı  para ile dünyanın en zenginleri arasına girdi. Ayrıca, Arapsaçına dönen ve devleti uzun süre uğraştıran Rumeli Demiryollarında belirlenen hedeflere ulaşılamadı. Demiryolları yabancı sermayenin ülkeye girdiği en önemli vasıtalardan biriydi. Ancak hükümetin kapitalist yöntemler hakkındaki acemiliği, batıya/dışarıya açılması için yapılan iç ve dış baskılar sonucu, ilk demiryolu imtiyazlarının şartları gerçekten ağır oldu… (Osmanlıda yenileşme hareketleri)
 
Batı hayranlığının başlangıcı olan tarih, Osmanlının çöküşe geçtiği tarihle aynıdır ve çöküşe geçiş sebebini ders kitapları tali sebepleri anlatarak asıl sebebin üzerine sütre çekerler zira, netameli konulardır, tepede olan pazuları şişkin insanların teline dokunmaktır. Fransa’nın İngilterenin İtalya’nın İsviçre’nin Almanya’nın ve doğudaki asıl müdahelecimiz Rusya’nın elemanları ve bizdeki dindaşları, “yenileşme” adı altında çukur kazmış üstüne de süslü bir kilim örtmüş bizlere ölüm tuzağımızı süslü göstermişlerdir. Bilindiği üzere Osmanlıda gayrimüslim azınlıktan baş vergisi (cizye) alınırdı  ki çok cüzi bir miktardı. Gayrimüslim azınlık hem askere alınmaz hem de serbest ticaret yapardı Osmanlının Müslüman vatandaşı yıllarca cepheye gider ölür, yaralanır, savaşırdı onlarsa ticaret yapar zenginleşirdi, eğlence taverna geleneği , gece eğlenceleri hep onların işiydi, günümüzde sanat camiasının çoğunluğunun neden bu camiadan olduğunu sanırım artık daha net çözümlüyoruzdur. Sonra Islahatlarla birden tepe noktalara yönetime getirilen bu güruh (pek azı müstesna), hep dışarıdan beslendi hem güdümleri dışarıdan oldu, hep akıl hocaları dışarıdan oldu. Ve koskoca İmparatorluk, için için çürüyen çınar gibi, içindeki kurtçukların kemirmesi sonucu bir sabah yıkılıverdi. Çam yarması delikanlının ani ölümü gibi, cihan titredi, kainatta deprem oldu, yer gürledi , bu ses cihana korku salan dev bir gücün yıkılış sesi idi. Ve işte o gün bu gün bunlar, hep yıkmak için kalkışmadalar, isyandalar ,kışkırtmadalar, kara bulutlar gibi hep üstümüze yağmaktalar.

Ne diyor bir atasözümüz “AYIDAN POST GAVURDAN DOST OLMAZ”

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.