Tarikatların kaynakları, her ne kadar “çok mübarek zatlar” tarafın­dan yazılan ve “bize yazdırıldı, indirildi, verildi” dedikleri kitaplarsa da kendilerini savundukları dinî kaynak olarak hadis kültüründen istifade ederler.

Bu, onlar için üç açıdan büyük önem arz eder. Öncelikle Kur’an ile izah edilmesi zor olan inanç ve menkıbeleri bu hadislere dayan­dırılır. Kur’an penceresinden bakılınca kabulü mümkün olmayan uygulamalarına dayanak bunlardır. Son olarak da şeyhlerini, gavs hazretlerini yüceltmede bu hadisler temel teşkil eder.

Tasavvufun kullandığı bu türden hadislere bakıldığında birçok problemle karşı karşıya kalırız. En itibar edileninden adı fazla du­yulmamış kaynaklara kadar hemen her yerde böyle hadislere rast­lamak mümkün.

“Kur’an’ı, hayatının tek hareket noktası görmüş, bize de bunu gös­termiş olan bir Peygamber bunları söylemiş olabilir mi?!” diye sor­gulamadan geçemeyeceğimiz sözlerin bir kısmını alt alta sıraladığı­mızda büyük çelişkiler görürüz.

İtibarsızlaştıran Hadislerin Özellikleri

Sonraları hadis uydurduğunu itiraf edenlerin bazılarının kendileri­ni savundukları gerekçelerden en masum gibi görüneni; “insanları doğru yola getirmek için” idi. Ki iyi bir şey söyleniyor olsa bile “Pey­gamber’in ağzından söz uydurmak, yalan hadis uydurmak, yalan olduğu zannına rağmen o hadisi nakletmek de küfürdür” fetvaları konunun ne derece önemi olduğunu gösterir. Ancak, Peygamber’i asıl itibarsızlaştıran hadisler akla, mantığa, ilme, ahlaka aykırı abuk sabuk sözlerin onun ağzından söylenmesidir.

Bu konuya kendilerini hasredenler, bu amaçla hadis uydurmanın Peygamber zamanında başladığına dikkati çekiyorlar. O zaman bazı münafıklar Peygamber ile yalnız görüşmek istiyor ve görüşüp çık­tıklarında da, “Ona şunu sordum, bana şöyle cevap verdi” diyerek Peygamberimizin söylemediği garip sözler uyduruyorlardı.

Bu, şeytanca ve etkili bir yöntemdi. Peygamber’le baş başa görüş­mek isteyenlerin Mücadele sûresi 12. âyet gereği önceden sadaka verilmesi emredilince işin önü kesilmiş oluyordu. Sadaka şartı mü­nafıklara zor gelmişti. Bunu ta Peygamber zamanında yapmaya ce­saret edenler neden daha sonra yapmasınlardı ki?! Başta dört halife olmak üzere Hz. Âişe ve sahabenin hassasiyeti biliniyor. Anlaşılan onlardan sonra gelen kuşaklar yeterince hassas davranıp bu işin önünü kesemediler.

Peygamberimizin ağzından uydurulan sözlerin iki büyük tahrip edici sonucu ortaya çıkıyordu:

1- Din diye insanlara dinle alakasız ve de yanlış inançlar telkin et­mek.

2- Peygamber’i yakışık almayacak, anlamsız, çelişkili, bilim dışı, akıl dışı sözler söyleyen biri olarak gösterip küçük düşürmek, iti­barsızlaştırmak.

Şu iki sözü karşılaştırınız…

Bir söz: “Ya Rabbi bana kitap dolu bir ev ve çiçek dolu bir bahçe ihsan eyle!”

İkinci söz: “Kertenkeleyi bir vuruşta öldüren cennete gider.”

Siz bunlardan hangi sözün sahibine itibar edersiniz? İlk söz Kon­füçyüs tarafından söylenmiş, kertenkele hadisini bilirsiniz! Siz hadis adı altında söylenen sözleri İslam’ı bilmeyen birine verin ve onun Müslüman olmasını bekleyin; çok beklersiniz!

Elbette bütün hadisler böyle değil, ama böyle sözleri de söyleyen bir Peygamber! Ne dersiniz?!

Siz isterseniz şöyle yapın ve görün sonucu: “Kur’an’daki Peygam­ber” deyin ve Allah’ın tanıttığı ve âyetlerin ifadesi ile “Arkadaşınız Peygamber”i anlatın. Böylece hem imanınızı tazelemiş hem de in­sanları hidayete davet etmiş olursunuz.

Peygamber Düşmanlarının “Peygamber’i Yüceltme Taktiği”

Peygamber’i zamanında aşağılayarak itibarsızlaştırmak mümkün değildi. Çünkü o, Mekkelilerin tanıdığı ve kişiliği ile itibarlı biri idi.

Sonra gelenler onu, olağanüstü abartı ve akıl almaz yüceltmelerle bunu başardılar. Müslümanlar da buna çok kolay tav oldular. Bu durum aslında onu hayattan koparmak ve henüz inanmamış akle­den birinin de uzaklaşması sonucunu ortaya çıkaracağını düşün­mek gerekirdi.

Esasen onu yüceltmek Peygamber’in örneklik ve varlık sebebine ters olacaktı.

Rasulullah; “Hakkımda, Hıristiyanların Meryemoğlu İsa’ya yaptık­ları aşırı övgülerde bulunmayın. Şurası muhakkak ki ben bir ku­lum. Benim için “Allah’ın kulu ve elçisi” deyin.”[1]

“Ben Abdullah’ın oğlu Muhammed’im. Allah’ın kulu ve resulüyüm. Allah’a yemin ederim ki O’nun verdiği makamın üstüne beni çıkar­manızı sevmiyorum.”[2]

Bu sözler aslında çok önemli uyarılardı. Bazıları olayı o dereceye vardırdılar ki, duyanlar iğrensin, kimse onun davasına ilgi duyma­sın!

Bu nasıl bir aşağılama, nasıl bir itibarsızlaştırma! Kanını içerek cennete girileceğine, idrarını içerek cehennemden kurtulacaklarına inanılan bir Peygamber! Ve buna tavırları ile olur veren biri!!

Nasıl bir psikoloji oluşturur insanlarda bu? Sufi inanışta yücelt­menin sınırı yok. İşe bakınız ki, aklı başında insanların gözünde aşağılara düşüren bir yüceltme! Böylesi sözleri naklederek oyuna geldiğinin farkında bile olamamak ne kötü!

Hadis diye yapılan isnada bakınız:

Ashab-ı Kiram’dan Abdulah b. Zübeyir de çocuk yaşta iken Hz. Peygamber’in hacamat kanını içmiştir: Olay şöyle gelişmiştir: Da­rekutni ve başka hadis kitaplarında nakledildiğine göre, Abdullah sekiz dokuz yaşlarındayken, Rasulullah kendisine hacamat ettirdiği kanını toprağa gömmesi için bir kap içinde vermiş, Abdullah ise oradan ayrıldıktan sonra tek başına kalınca, kanı gömeceği yerde içmiştir. Geri dönüp gelince Rasulullah: “Ne yaptın?”diye sormuş, o da kinayeli konuşarak: “Onu ortadan kaldırdım?” demiştir. Hz. Peygamber durumdan şüphelenip:“Herhalde onu içtin?” deyin­ce Abdullah: “Evet!..” demiştir. Bunun üzerine Peygamber efendi­miz: “Kanı kanıma karışana ateş temas etmez.” buyurmuş ve şunları da sözlerine eklemiştir: “Yazık insanlardan sana olacak­lara, yazık senden dolayı insanlara olacaklara.”

İnsanlar Peygamber’den ne çektiler ki? Ne absürt bir ifade!

Cübbeli Ahmet bu iğrenç iftirayı hadis diye sohbetlerinde heyecan­la kullanıyor ama bununla da yetinmiyordu. 16.04.2013 sohbetinin videosunda şöyle diyordu:

“Peygamber, idrarını içen sahabeye; “Bunu yapmasaydın! Ama madem yaptın artık sen cehennemden korundun. Kanını içen sa­habeye ise; “Kanın kanımla karıştı, artık cehennemden korunacak sağlam bir kaleye girdin!”

Böylesi bir iğrençliğin yakıştırıldığı çağrıya kim kulak verir ki?! Ne denir?

Peygamber’i Kur’an’ın belirlediği misyonun dışına çıkarmak “Pey­gamber düşmanlığı” yapmaktır. Peygamber’i ilahlık mevkiine yü­celtmek de, onu yok saymak da aynı sonucu sağlayacağına göre birinin diğerinden farkı olamaz, iki hal de Peygamber’e düşman olanların yapacağı şeydir.

Kur’an’da Allah’ın tanıttığı Peygamber ne biridir ne de öteki! Biz­den iman etmemiz istenen Peygamber de tam olarak Kur’an’ın an­lattığı elçidir.

O’nu, misyonunun üzerinde yücelterek Kur’an’daki yerinin dışına çıkaranlar iki önemli kazanç elde etmiş olurlar:

İnananların Allah’ın yetkilerini Peygamber’e vermelerini sağla­yarak iman dışına çıkmaları,

Henüz inanmamış kimselerin gözünde alaya alınacak bir kişi imajı oluşturarak onun getirdiği mesaja yaklaşmalarını önlemek! İkinci maddenin başarısı, uydurulan alayımsı sözleri sahiplenen Müslümanların çokluğudur. Onlar bu oyuna çok kolay geldiler, alet oldular.

Allah’ın Elçisi İle Alay Etmeye Alet Olmak

Ne zaman bir elçi gönderildi ise ona direnenlerin yaptıklarından biri de onu alaya almak olmuştur.

Hicr suresi 11. âyet bunu anlatıyor: “Kendilerine gelen hiçbir elçi yoktu ki, onları alaya almamış olsunlar.”

Allah’ın elçilerini alaya alma ve böylece gözden düşürme, itibar­sızlaştırma, insanları ondan, onun getirdiği mesajdan uzak tutma yöntemi sadece elçiler zamanındaki kötü niyetli insanların uygula­dığı bir yöntem değil, hiçbir zaman yürürlükten kalkmamış bir yol olduğu anlaşılıyor. Üstelik bugün bunu yazdıkları uyduruk kitap­larla, hikâye ve menkıbelerle bizzat Müslüman olduğunu söyleyen insanların ağzından yapıyor olmaları ne kötü.

Dine hizmet, Peygamberi sevdirmek gibi iyi niyetler taşısa bile, so­nuç olarak alaya alet olmanın vebali ne büyük!

Her zaman akletmeyi emreden din aslında böylesi körlüklere engel ama sufi baştan aklı ve ilmi devre dışı bırakmış... Nasıl ve ne ile iflah olacak ki?!

 

[1] Buhârî, Enbiya 44

[2] Ahmed b Hanbel, Müsned, 1/153, 24

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
musa 2017-05-04 12:32:37

harika bir yazi

Avatar
İsayusuf 2017-06-03 12:32:04

Doğru tesbitlerinize diyecek bir şey yok fakat,tasavvufun hurafesiz, istikametli kısmının hak ve hakkaniyetini tesbit etmek şartıyla,bazı nakıs sofimeşreblerin yanlışları tasavvuf ve tarikatların kendilerine mâl edilemez, herşeyin az yada çok bozulduğu bir vasatta tarikatlarda bundan bağımsız olamaz elbette.İnsanın olduğu her yerde doğrusuda eğriside olacaktır.