İslam İle İlk Tanışma
 
Türk’ün İslâm ile tanışması 642’deki Nihavent savaşından sonra, İran’ın tamamen fethedilmesi ile başlamıştır. Ama bu tarihten, ta 751 yılına kadar Müslüman dünyasına mesafeli durmuştur Türk. Ve bir gün gelmiştir ki, Türkler, Çinlilere karşı Horasan Valisi Ebu Müslim’den yardım istemiştir. Ve sonunda ittifak edilip Talas ırmağı kıyısında Çinlilerle kıyasıya savaşılmıştır. Bu birliktelik bir hayırla sonuçlanmıştır; eskiden beri devam edip gelen her çeşit husumetlere son verilmiş. Ticari ilişkiler ve dostluklar başlamış. Ve Türk, dünün hasmı, o günün hısmı olan Müslümanların şahsında İslâm’ı tanımaya başlamıştır.
 
Bir Başka Tanışma
 
Yıl, 921. Yer, bu günkü Tataristan. Bulgar Hanı Almış Han, Abbasi Halifesi El- Muktedir’e bir mektup yazar. Mektubunda, Halifeden, İslâm’ı yaymak için hoca ve cami yapmak için de mimar istenmektedir. Ayrıca düşmandan korunmak için de bir sur inşa edilmesi konusunda gerekli olan maddi ve manevi yardımın yapılması talep edilmektedir.
 
Bu talep üzerine, Halifenin beş bin kişiden oluşan bir elçilik heyeti, derhal yola çıkar ve 70 günlük bir yolculuk sonrası Bulgar Hanlığına ulaşır. Ve bir tören düzenlenir. Törenin adı: “İSLÂM’I KABUL TÖRENİ.” Bu heyet, 923 tarihinde Bağdat’a geri döner.
 
Cuma Namazlarında Vaazlar Ve Nakdi Yardımlar
 
Abbasiler döneminde Türkler yönetimde önemli yerlere geldiler ve söz sahibi oldular. Halife Harun Reşid’in muhafız alayı tamamen Türklerdendi. Kuteybe bin Müslim, bir Türk kenti olan Buhara’da 713 yılında bir cami yaptırdı ve bu yöreleri tamamen İslâm hâkimiyeti altına alıp, can ve mal güvenliğini sağladı. İslâm’ın Türklerle tanışması konusunda gayret gösterdi. Bu amaçla bir cami de Semerkant’a yapıldı. Cuma namazına gelenlere vaazlar veriliyor, kalplerini İslâm’a daha da ısındırmak için nakdi yardımlar yapılıyordu.
 
X. Yüzyılda Çok Hukuklu Bir Ülke
 
Tarihten adını duyduğumuz bir Hazar devleti vardı. İdil nehrinin iki yakasına kurulmuş İdil şehri, bu devletin merkeziydi. İdil’de 10 binden fazla Müslüman yaşıyordu. Buna ilaveten önemli sayıda Hristiyan, Yahudi ve putperest de yaşıyordu. Musevi olan Hakan, nehrin ortasındaki sarayda oturuyor, muhafız ordusu da Müslümandı. Bunlar, cami yapıyorlar, ezanlarını okutuyor ve ibadetlerini tam bir özgürlük içinde yapıyorlardı. “El-Larisiyye” adını alan bu askerleri ve diğer Müslümanları, gerektiği zaman Müslüman hâkimler yargılıyordu. Diğer din mensupları da, isterlerse Müslüman Hakimler tarafından yargılanmayı talep edebilirlerdi. Yedi kişiden oluşan bir HÂKİMLER HEYETİ vardı; ikisi Müslüman, ikisi Musevi, ikisi Hristiyan ve biri de Putperest idi.
 
Müslümanların her türlü hukuki, sosyal ve resmi işlemlerini HIZ adı verilen Müslüman bir memur yürütürdü. Bir başka dinden olan bir kamu görevlisi, onların devletle ilgili işlemlerine bakamıyordu.
 
Hazarlar, şayet Müslüman bir ülke ile anlaşamıyor veya çatışıyorsa, Müslüman askerler bu olaya fiilen katılmıyorlardı.
 
Müslümanlar, çocuklarının eğitim ve öğretimi için özel okullar açabiliyorlardı.
 
Ülkedeki tüccarlar, İslâm’ın yayılması konusunda maddi ve manevi destekten sakınmıyorlardı..
 
Velhasıl
 
Türk atına bindi, Orta Asya bozkırlarından yola çıkıp, ülkeler, dağlar taşlar aşarak Anadolu Yaylasına ayakbastı. Bu yaylada SÖĞÜT ağacına baka baka kendisi de YEŞİLE büründü. Merhum Necip Fazıl’ın tabiriyle işte bundan sonra gerçek anlamda hüviyetine kavuştu. Yüzyıllarca atının üstünde kızıl elma ülküsüyle hep güneşin battığı yerlere doğru koştu. İdeali vardı; nizam-ı âlem. Hedefi vardı; İ’layı kelimetullah.
 
Merhum Âkif’imiz o günleri şöyle dillendiriyor: “Biz Türkiye Müslümanları, dünyanın üç kıtasına hâkimdik. Ordularımız, Viyana önlerinde gezerdi. Donanmalarımız Hint okyanusunda yüzerdi. Müslümanlık rabıtası, ırkı, iklimi, lisanı, âdetleri ve ahlâkı büsbütün başka olan birçok milletleri yek diğerine sımsıkı bağlamıştı; Boşnak, Slavlığını; Arnavut, Latinliğini;Pomak, Bulgarlığını. Velhasıl her kavim kendi kavmiyetini bir tarafa bırakarak İslâm camiası etrafında toplanmış, Kelimetullah’ı ilâ / İslâm’ı, Allah adını yüceltmek, yaymak/ için canını, kanını bütün varını güle güle, koşa koşa feda etmişti. Fakat sonraları aramıza Avrupalılar tarafından türlü türlü şekiller, türlü isimler altında ekilen tefrika,/ayrılık/ fitne ve fesat tohumları, bizim haberimiz bile olmadan filizlenmeye, dallanıp budaklanmaya başladı. O demin bahsettiğim rabıta /bağ/ gevşedi.”
 
At bir kerre tökezlemeye görsün. Kendine gelmesi zordur. Ayağa kalkması zaman ister. Türk’ün O günlere yeniden dönmesi ümidiyle Allah yar ve yardımcımız olsun.
 
Not:Kaynak eser “Doğuştan Günümüze İslam Tarihi, Çağ y.y. C. 6. S.17, 21,29 c.9.s.314
 
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.